Babam ben beş yaşındayken evi terk etti

Annem, dul ve bekar bir anneyle evlendiğim için beni hayatından sildi. Bunu yaparken hiç tereddüt etmedi. Sadece hayatımdan çıkmadı, aynı zamanda benimle alay etti. Seçtiğim kadının “yük” olduğunu, benim ise kendi geleceğimi mahvettiğimi söyledi. O gün kapıyı kapatırken yüzündeki ifadeyi hâlâ unutamıyorum. Bana bakarken bir evlada değil, büyük bir hayal kırıklığına bakıyordu. Sonra… üç yıl sonra karşıma çıktığında yıkılan o oldu.

Babam ben beş yaşındayken evi terk etti. O günden sonra annem beni tek başına büyüttü. Varlıklı bir aileden geliyordu, imkânları vardı ama asıl gücü kontrol etme ihtiyacından geliyordu. Hayatını bana adadığını söylerdi, fakat bu adanmışlık her zaman koşulluydu. Ne okuyacağım, kimlerle arkadaş olacağım, nasıl bir hayat süreceğim… Hepsinin sınırlarını o çizmek isterdi. Küçükken bunu sevgi sandım. Büyüdükçe bunun boğucu bir sahiplenme olduğunu fark ettim.

Eşimle tanıştığımda her şey değişti. O, duldu ve küçük bir kızı vardı. Hayatı kolay olmamıştı. Eşini kaybetmiş, hem çalışıp hem çocuğunu büyütmeye çalışmıştı. Onunla konuşurken ilk kez birinin beni yargılamadan dinlediğini hissettim. Güçlüydü ama gösterişsizdi. Yaralıydı ama hayata küs değildi. Anneme anlattığımda ise yüzü anında sertleşti. Daha cümlemi bitirmeden kararını vermişti. “Kendi çocuğu olan bir kadınla evlenmek mi? Başkasının yükünü mü taşıyacaksın?” dedi. O an, onu ikna edemeyeceğimi anladım.

Evlendiğimiz gün annem düğüne gelmedi. Telefonlarımı açmadı. Ortak tanıdıklara, arkamdan alaycı cümleler kurduğunu duydum. “Bir kadın yüzünden annesini silen adam” olduğumu söyledi. Oysa silinen bendim. Üç yıl boyunca ne aradı ne sordu. Hayatımda yoktu. İlk başta çok zorlandım. Ama zamanla, eşimle kurduğumuz sade ama gerçek hayat beni ayakta tuttu. Üvey kızım bana “baba” dediği ilk gün, doğru bir karar verdiğimi anladım.

Üç yıl sonra, bir akşam işten çıkarken bir kafede oturduğunu gördüm. Annemdi. Saçları eskisinden daha beyazdı, omuzları düşmüştü. Göz göze geldiğimizde kaçamadı. Yanına gittim. Beni görünce donup kaldı. İlk kez, her şeye hâkim olan o kadın yoktu karşımda. Sesi titreyerek konuştu. Bu üç yıl boyunca hayatımın nasıl olduğunu başkalarından öğrendiğini, eşimin hasta bir çocuğa nasıl annelik yaptığını, benim nasıl iki kişilik bir sorumluluğu sessizce taşıdığımı duyduğunu söyledi.

Sonra asıl gerçek ortaya çıktı. Annem o süreçte ciddi bir sağlık sorunu yaşamıştı. Yanında olanlar ise yıllarca “doğru” bulduğu insanlar değil, zamanında küçümsediği kişilerdi. O an, benim seçtiğim hayatın aslında ne kadar sağlam olduğunu görmüş. Bana bakarken gözleri doldu. “Yanılmışım” dedi. Bu kelimeyi ondan hiç duymamıştım. O an yıkıldı.

Affetmek kolay olmadı. Hâlâ da kolay değil. Ama şunu fark ettim: Bazen insanlar sizi siler, çünkü kendi korkularıyla yüzleşemezler. Yıllar sonra geri döndüklerinde ise artık aynı yerde durmazsınız. Annem beni kaybettiğini anladığında çok geçti. Ben çoktan, kendi ailemi kurmuş, kendi hayatımı inşa etmiştim. Ve ilk kez, kimsenin onayına ihtiyaç duymadan mutlu olmayı öğrenmiştim.
Reklamlar