Ben Asiye. 36 yaşındayım. Bu köyde tek başıma yaşıyorum. Ev sessiz, yatak soğuk. İnsan zamanla yalnızlığa alışıyor sanıyor ama doğru değil. Alışmıyor, sadece içine gömüyor. Bir kadın da olsam, yıllardır kimse saçımı okşamadı, elimi tutmadı.
Bazen geceleri uykum kaçıyor; içim yanıyor ama kimse duymuyor.
Tek dostum çocukluk arkadaşım Gülizar. O evli. Kocası Ali… ağırbaşlı, temiz yüzlü. Bir bakışı bile insanın içine işler. Onların evine gidip gelmeye başladıkça içimde kötü bir şey uyandı.
Bastırmaya çalıştım, “Günah,” dedim, “o senin arkadaşının kocası.” Ama kalbim susmadı. Çünkü yıllardır unutmuştum bir kadın olarak görülmenin ne demek olduğunu.
Bir gün Gülizar hasta düştü. Ali beni çağırdı.
Çorba yaptım, ateşini ölçtüm. Gece ilerledi. Gülizar uyuyordu. Ali kapının yanında, sessizce oturuyordu. Ellerimi sobaya doğru uzattığımda arkamdan yaklaştı.
Hiç konuşmadık. Ama nefesini ensemde hissettim. O an hem korktum, hem de içimde sakladığım o yanık dürtü daha fazla susmadı. “Birisi beni istesin,” dedim içimden. “Bir kere olsun.”
Ali tabağı masaya bıraktığında içimdeki ses susmuyordu.
O ise hâlâ sessizdi. Sanki kelimeler boğazına düğümlenmişti.
Yüreğim göğsümden dışarı fırlayacak gibiydi.
“İstersen otur,” dedi. Sesi ne sıcak, ne soğuktu… sadece yorgundu.
Sanki yıllardır kimseye anlatmadığı bir yük vardı içinde.
Oturmadım. Sandalyenin ucuna iliştim sadece.
Sobanın içindeki odunlar çıtırdarken evin duvarlarına uzun gölgeler düşüyordu.
Sessizlik, bazen bir çığlıktan daha ağırdır.
O gece öyle bir sessizlik çökmüştü ki, nefesler bile birbirine karışmadan yankı yapıyordu.
Ali gözlerime baktı. Kaçamadım.
Çünkü o bakışta hem suç, hem merhamet, hem de derin bir yalnızlık vardı.
Kimse yalnızlığın sadece bana ait olduğunu sanmasın…
O an anladım: Yalnızlık, kadın ya da erkek ayırmıyor; bir gölge gibi hepimizin peşinden geliyor.
“Biliyorum…” dedi kısık bir sesle, “zor.”
Ne zor olduğunu söylemedi.
Belki de söylemesine gerek yoktu.
Çünkü zor olan; gördüğümüz ama dokunamadığımız mutluluk, içimizde büyüyen yasak bir sıcaklık, vicdanla arzunun aynı bedende çarpışmasıydı.
Elini masanın üzerine koydu.
Dokunmadı ama aramızdaki mesafe ilk defa bu kadar kısaydı.
O an içimden geçen tek şey şuydu:
“Bir insan, bir diğer insanın varlığına bu kadar muhtaç olabilir mi?”
Ama…
Tam o anda uzaktan bir köpek havlaması, ardından komşu evin kapısının kapanma sesi duyuldu.
Sanki hayat birden hatırlattı kendini:
“Dur. Burada nefes alan başka insanlar da var.”
Başımı eğdim.
Ayağa kalktım.
“Geç oldu,” dedim, “gitmem gerek.”
Ali hiçbir şey demedi.
Sadece başını hafifçe salladı.
Kapıya kadar geldi ama elini uzatmadı.
Çünkü bazen uzatılmayan bir el, uzatılanlardan çok daha yüksek sesle konuşur.
Güneş doğdu, fakat içimde gece hiç bitmedi.
Gülizar’dan haber geldi: İyileşiyormuş.
Sevinmem gerekirdi. Ama kalbim karmakarışıktı.
Her çorba pişirişimde Ali’nin evi aklıma geldi.
Her yolda yürüdüğümde, belki karşılaşırız diye adımlarım yavaşladı.
Ama o… hiç gelmedi.
Kapımı çalmadı.
Belki korktu, belki sustu, belki de sadece insan kalmak istedi.
Ve anladım ki;
Bazen en büyük yangın, birbirine dokunmayan ellerin arasında çıkar.
En büyük günah, yaşanan değil… yaşanmak üzere olup da kalpte saklanan şeydir.