“Burada size yer yok,” dedi kayınvalidem, Yılbaşı gecesi çocuklarımla birlikte kendi evime geldiğimizde. — Buraya giremezsiniz.

Irmak ilk kez söze girdi, sesi bıçak kadar keskindi: “Burası benim evim Pelin. Babamdan kalan mirasla aldığım, tapusu benim üzerime olan, faturalarını bile benim ödediğim ev. Ali burada sadece benim iznimle kalıyordu. Ve o izin, bu gece, şu saniye bitti.”

Tülay Hanım öne atıldı, parmağını Irmak’ın yüzüne sallayarak, “Sen kim oluyorsun da oğlumu evinden atıyorsun! Biz burada aile yemeği yiyoruz, misafirlerimiz var. Terbiyesiz!” diye bağırdı.

Irmak geri adım atmadı. “Misafirlerinizi de alın ve defolun Tülay Hanım. Eğer beş dakika içinde bu daire boşalmazsa, Serkan Bey polisi arayacak. Çocuklarımı kendi evimin kapısından çevirmenin bedelini, o çok sevdiğiniz cemiyet hayatına rezil olarak ödeyeceksiniz. Yarın sabah tüm komşuların, Ali’nin karısının evinden polis zoruyla nasıl atıldığını konuşmasını ister misiniz?”

Ali’nin yüzü bembeyaz oldu. O, bu evin her zaman “onların” olduğunu sanmıştı ya da Irmak’ın bu kadar ileri gidebileceğine hiç ihtimal vermemişti. İçerideki “misafirler” -Ali’nin iş arkadaşları ve eşleri- durumu fark edince büyük bir utançla paltolarını alıp kapıya yöneldiler. “Biz çıkalım Ali, sonra görüşürüz,” diyerek, bakışlarını kaçırarak uzaklaştılar.

Ev bir anda boşalmaya başladı. Pelin, hışımla odadan Irmak’ın bej elbisesini çıkarmaya gitti ama Irmak onu durdurdu: “O elbiseyi üzerinde parçalamamı istemiyorsan hemen çıkar ve kendi kıyafetlerini giy. Benim eşyalarıma dokunma hakkını sana kim verdi?”





On dakikalık kaotik bir bağrış çağrışın ardından, Tülay Hanım, Pelin ve Ali ellerinde valiz bile olmayan poşetlerle kapının önüne konuldular. Ali son bir kez dönüp Irmak’a baktı. Gözlerinde öfke, pişmanlık ve en çok da şaşkınlık vardı. “Bunu bana ödeteceksin Irmak,” diye fısıldadı.

Irmak sadece gülümsedi. “Hayır Ali, ben sadece sana ait olmayan bir şeyi senden geri aldım. Şimdi, annenin evine git ve gerçekte neye sahip olduğunu bir düşün.”

Kapı kapandı. Kilit sesi koridorda yankılandı.

Irmak derin bir nefes aldı. Evin içi ağır bir parfüm, yemek ve sigara kokusuyla doluydu. O güzelim salonu mahvetmişlerdi. Ama şimdi bunun önemi yoktu. Aşağı indi, çocuklarını arabadan aldı. Zeynep ve Deniz korkmuşlardı ama annelerinin yüzündeki o huzurlu ifadeyi görünce rahatladılar.

Eeve girdiklerinde, Irmak ilk iş olarak Pelin’in giydiği o bej elbiseyi yatak odasından alıp çöp poşetine attı. Ardından Tülay Hanım’ın mutfakta bıraktığı kirli tabakları tek tek çöpe süpürdü. Onların dokunduğu, kirlettiği hiçbir şeyi evinde istemiyordu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, çocuklar odalarında uykuya daldığında, Irmak salondaki büyük camın önüne oturdu. Şehrin ışıkları Yılbaşı gecesi için rengarenk parlıyordu. Telefonuna bir mesaj düştü. Ali’den geliyordu: “Nerede kalacağız biz? Annem tansiyon ilacını evde unutmuş, Pelin ağlıyor. Çok ileri gittin Irmak.”





Irmak mesajı okudu ama cevap vermedi. Telefonu tamamen kapattı. Mutfağa gidip kendine sıcak bir çay koydu. O sırada yerde küçük bir şey parladı. Eğilip baktığında, Deniz’in en sevdiği oyuncak arabasını buldu. Kayınvalidesi onu masanın altına tekmelemiş olmalıydı. Oyuncağı aldı, üzerindeki tozu sildi ve kalbinin üzerine koydu.

Aslında olan şuydu: Irmak sadece bir evi değil, kendi onurunu ve çocuklarının geleceğini de geri almıştı. Ali’nin yıllardır süren psikolojik baskısı, Tülay Hanım’ın bitmek bilmeyen küçümsemeleri o kapının dışında kalmıştı. O gece, sadece yeni bir yıl değil, Irmak için yeni bir hayat başlamıştı.

Ertesi sabah güneş doğarken, evde huzurlu bir sessizlik vardı. Irmak, çocuklarına harika bir kahvaltı hazırladı. Zeynep masaya otururken sordu: “Anne, babam ve babaannem bir daha gelmeyecekler mi?”

Irmak, kızının saçlarını okşadı, gözlerinin içine bakarak güven verdi: “Burası bizim kalemiz Zeynep. Bu kalede sadece bizi gerçekten sevenlere yer var. Ve artık kimse biz istemeden bu kapıdan içeri giremez.”

Zeynep gülümsedi ve kahvaltısına döndü. Irmak ise pencereden dışarı bakarken, az önce çöpe attığı o pembe bornozu ve bej elbiseyi düşündü. Maddiyatın, mülkün bir önemi yoktu; önemli olan, insanın kendi çatısı altında “yabancı” hissetmemesiydi. Irmak o gece evine dönmemişti; Irmak o gece kendine dönmüştü.

Sokağın köşesinde biriken kar taneleri gibi, eski hayatının tortuları da yavaş yavaş eriyip gidiyordu. Artık kimsenin bej elbiselerini giymesine ya da çocuklarını kapıdan çevirmesine izin vermeyecekti. Hikaye burada bitmiyordu, aslında gerçek hikaye tam da şu an, o ilk huzurlu kahvaltıyla başlıyordu.
Reklamlar