On yıl önce, rahmetli kız arkadaşım Leyla’nın küçük kızı Cemre’yi evlat edindim.

Bu sert sözlerim üzerine Cemre hıçkırıklara boğuldu. Yüzündeki acı o kadar derindi ki, kendi öfkemden bir an utandım. Sandalyesinden fırlayıp hızla boynuma sarıldı. “Hayır baba, hayır!” diye ağlıyordu göğsüme başını gömerken, minik elleriyle gömleğimi sıkıca tutuyordu. “Onun parası zerre umurumda değil! O adamdan nefret ediyorum! O çok kötü biri!”

Şaşkınlıkla geri çekilip onun yaşlarla ıslanmış yüzünü avuçlarımın arasına aldım. “O zaman neden kızım? Neden ona gitmek zorundasın?”

Cemre, cebine uzandı ve katlanmış, buruşuk bir kâğıt parçası çıkardı. Kâğıdı elime aldığımda dünya başıma yıkıldı. Bu, aylardır ondan gizlemeye çalıştığım, çekmecenin en dibine sakladığım dükkânın tahliye ve evin haciz kararıydı. İşler uzun zamandır kötü gidiyordu, büyük fabrikalar yüzünden el işçiliği ölmüştü ve bankaya olan borçlarımı ödeyemediğim için hem dükkânı hem de yaşadığımız bu küçük evi kaybetmek üzereydik.

“Tarık Amca geçen hafta okul çıkışında siyah, büyük arabasıyla yanıma geldi,” diyerek burnunu çekti Cemre. “Bana her şeyi, gerçeği anlattı. Anlatırken yüzünde hiçbir pişmanlık yoktu, hiç utanmadı bile. Sonra da o sözü verdi… Eğer onun yanına taşınırsam, ona herkesin içinde ‘baba’ dersem ve basının önünde onun biricik kızı, saygın mirasçısı gibi davranırsam… Senin tüm borçlarını tek kalemde kapatacağını söyledi.”
Reklamlar