Rıza’nın elinden düşen gazete yere tamamen kaydı.

Bölüm 2
Rıza’nın elinden düşen gazete yere tamamen kaydı. O ses, evin yıllardır üstüne çöken sessizliği ikiye böldü.

Ben bir adım geri çekildim.

— Söyle… — dedim titreyen bir sesle — Bana ne yapıldı?

Rıza uzun süre konuşmadı. Sanki ilk kez nefes almayı unutmuş gibiydi. Sonra başını kaldırdı. Gözlerinde yıllardır görmediğim bir şey vardı: korku değil… suçluluk.

— Elif… — dedi yavaşça — Sana bir şey yapılmadı. Sana… bir şey kurtarıldı.

Kaşlarımı çattım.

— Ne diyorsun sen?

Rıza ayağa kalkmadı. Sadece sandalyede daha da küçüldü sanki.

— 2008’de… Sapanca’ya gittiğin gün… sen dönerken fenalaştın. Eve gelmeden önce hastaneye kaldırıldın.

Kalbim hızlandı.

— Hayır… ben sadece Emre’nin bizi gördüğünü…

— O anı hatırlıyorsun — diye sözümü kesti — Ama öncesini değil.

Bir an durdu. Sanki her kelime boğazında kesiliyordu.

— İç kanama geçirdin, Elif. Çok ciddi. Rahmin yırtılmıştı. Hayatın tehlikedeydi.

Dünya bir anlığına sessizleşti.

— İmkânsız… ben hiçbir şey hatırlamıyorum…

— Çünkü baygındın. Acildeydin. Ve ameliyatı Murat yaptı.

O ismi duyunca içimde bir şey çatladı.

— Murat mı?

Rıza başını salladı.

— O gece seni o kurtardı. Ama sana gerçeği söylemedik. Ben söylemedim.

Boğazım kurudu.

— Hangi gerçeği?

Rıza gözlerini kapattı.

— Rahmini almak zorunda kaldılar. Seni yaşatmak için.

Bir adım geriledim. Dizlerim titredi ama düşmedim.

— Yani…

Söyleyemedim.

O tamamladı.

— Artık çocuk sahibi olamayacaktın.

O an, Murat’ın Sapanca’daki bakışı gözümün önüne geldi. O sıcaklık… o “ışık var sende” cümlesi…

Hepsi birden anlam değiştirdi.

Rıza devam etti:

— Ben sana bunu söyleyemezdim. O an… seni kaybetmekten korkuyordum. Emre küçükken… seni tamamen kaybetmekten.

Sesim ince bir çizgi gibi çıktı:

— Peki neden… on sekiz yıl?

Rıza’nın gözleri doldu.

— Çünkü ben sana dokunursam… sana hatırlatırım sandım. Kadınlığını, kaybını… acını. Seni koruduğumu düşündüm.

Acı bir gülüş attım.

— Korumak mı?

— Evet… yanlış yaptım. Biliyorum.

O an içimdeki öfke patlamadı. Garip bir şekilde… boşaldı.

Çünkü gerçek, ihanetten daha ağırdı.

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra Rıza çok daha yavaş konuştu:

— Murat’ı da o yüzden hayatımızdan çıkardım. Seni ondan uzak tutmadım… kendimden uzak tuttum.

Bir an durdu.

— Ama o seni hiç kötü kullanmadı Elif. O sadece… seni gördü. Ben ise seni kaybetmemek için seni dondurdum.

O an gözlerim doldu ama ağlamadım.

Çünkü artık ağlayacak kişi eski Elif’ti.

Ben değil.

Kapıya yürüdüm.

Rıza arkamdan seslenmedi. Sanki artık bunun geri dönüşü olmadığını biliyordu.

—

Ertesi gün Kadıköy sahilindeydim.

Deniz griydi. İstanbul her zamanki gibi gürültülüydü ama içim sessizdi.

Telefonum çaldı. Emre’ydi.

— Anne… babam anlattı mı?

— Evet — dedim.

Uzun bir sessizlik oldu.

— O zaman… artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

— Zaten uzun zamandır öyleydi, Emre.

O da sustu. Sonra çok kısık bir sesle:

— Pişman mısın?

Gökyüzüne baktım.

İlk kez gerçekten düşündüm.

Pişmanlık…

Bir hayat için mi? Yoksa yıllarca susmuş bir beden için mi?

— Hayır — dedim sonunda — Sadece geç kalmış hissediyorum.

Telefon kapandı.

—

Bir hafta sonra eve döndüm.

Rıza salonda oturuyordu. Bu kez gazete okumuyordu.

Sanki beni bekliyordu.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

Reklamlar