Ayşe, mutfakta iki tabak çıkardı. Her akşam yaptığı gibi. Biri kendineydi, biri de boş sandalyeye. Masayı kurarken hep aynı yere bakardı: pencerenin kenarındaki sandalye. Mehmet orada otururdu. Çayı hep camdan dışarı bakarak içerdi. “Sokak iyi geliyor bana,” derdi. Mehmet gideli tam bir yıl olmuştu.
Ama Ayşe için bir yıl, bir akşamdan farksızdı. O gün de çorba kaynattı. Fazla tuz attı Sonra fark edip ağladı. (Haberin devamini görmek ve okumak için resmin üzerine tiklayarak diğer sayfaya geçiş yapiniz)
“Sen olsaydın ‘eline sağlık’ derdin, ben de tuzu unuturum diye üzülmezdim,” diye mırıldandı.
Mehmet hastayken konuşmaz olmuştu.
Ama elini bırakmazdı.
Hastanede son gece Ayşe’ye sadece şunu demişti:
“Ben gidersem… çayı yalnız içme.”
Ayşe o günden beri çayı hep iki bardakta yapardı.
Birini içmezdi. Soğuyunca dökerdi.
Komşuları,
“Alışman lazım,” dedi.
“Hayat devam ediyor.”
Ayşe başını salladı.
Ama içinden şöyle dedi:
“Benim hayatım seninleydi zaten.”
Bir gün dolabı toplarken Mehmet’in montunu buldu.
Cebinden buruşmuş bir kâğıt çıktı.
Kendi el yazısıydı:
“Ayşe, eğer bunu okuyorsan ben yokum.
Sakın güçlü olmaya çalışma.
Ağla.
Sonra çayı kendine yap.
Ama bir gün, bir bardak fazla koymamayı da öğren.”
Ayşe ilk kez o gün çayı tek bardakta yaptı.
Bardağı masaya koydu.
Karşısındaki sandalyeye baktı.
Ve dedi ki:
“Bugün seni beklemedim Mehmet…
Ama bu, seni özlemediğim anlamına gelmiyor.”
Sonra ağladı.
Sessizce.
Uzun uzun.
O sandalyeyi yerinden kaldırmadı.
Ama artık üstüne çorba koymuyordu.
Çünkü bazı boşluklar,
doldurulmaz…
sadece taşınır.