10 yaşındaki kızım Zeynep’i bir trafik kazasında kaybettim. Eşim onu her zamanki gibi cumartesi sabahı resim kursuna götürüyordu. Hayatımız sıradandı, güvenliydi, planlıydı. O sabah da öyle başlamıştı. Ama bir telefonla her şey paramparça oldu. Eşim ağır yaralıydı ama hayattaydı. Zeynep ise… olay yerinde yaşamını yitirmişti.
Hastaneye nasıl gittiğimi, koridorlarda nasıl yürüdüğümü hatırlamıyorum. Sadece doktorun dudaklarının hareket ettiğini ve dünyanın sesinin bir anda kısıldığını anımsıyorum. Zeynep’i görmek istedim. Son kez saçlarını okşamak, yanağına dokunmak istedim. Ama izin vermediler. “Bu görüntü sizi daha da yıkar,” dediler. Sanki zaten yıkılmamışım gibi.
İki hafta sonra eşim eve döndü. Bastonla yürüyebiliyor, vücudu sargılar içindeydi. Ev ise bir mezar kadar sessizdi. Zeynep’in odası olduğu gibi duruyordu. Masasının üzerinde yarım kalmış bir resim vardı; sarı bir ev, önünde çiçekler, gökyüzünde kocaman bir güneş. Köşede küçük sazı duvara yaslıydı. Tellerine dokunsam sesi çıkacak, o da koşarak gelecekmiş gibi duruyordu.
Ama gelmedi.
Günler birbirine karıştı. Yemek yapmayı unuttum, saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım. Her nefes alışımda göğsümün ortasında ağır bir taş vardı. Eşim kendi acısıyla boğuşurken ben içimde sessizce dağılıyordum.
Bir sabah mutfakta, önümde soğumuş bir çay bardağına boş boş bakarken köpeğimiz Karabaş aniden arka kapıya koştu. Şiddetle tırmalamaya ve havlamaya başladı. Önce aldırmadım. Ama havlaması kesilmedi. Israrcı, huzursuz, neredeyse telaşlıydı.
Kapıyı açtım.
Karabaş verandada duruyordu. Dişlerinin arasında parlak sarı bir şey vardı. Kalbim o an duracak gibi oldu. Elimde olmadan bir adım yaklaştım.
Bu… Zeynep’in kaza günü giydiği sarı kazağa tıpatıp benziyordu.
Dizlerim titredi. “Bu nereden geldi?” diye fısıldadım ama sesim çıkmadı. Karabaş kazağı ayaklarımın dibine bıraktı, sonra tekrar kaptı. Sertçe havladı, gözlerimin içine baktı ve koşmaya başladı. Birkaç adımda bir durup beni kontrol ediyordu.
Sanki “Gel” diyordu.
Ceket bile almadan peşinden koştum. Sokakları geçtik, boş arsaların yanından yürüdük. Soğuk hava yüzümü kesiyor, kalbim göğsümü yumrukluyordu. Yaklaşık on dakika sonra Karabaş yavaşladı. Önümüzde uzun zamandır boş duran, camları kırık eski bir kulübe vardı.
Nefesim kesildi.
“Burada ne var?” diye mırıldandım.
Karabaş kapının önünde durdu, hafifçe inledi. Kazağı yere bıraktı. Kulübenin kapısı aralıktı. İçeriden loş bir ışık sızıyordu. Bu kulübenin boş olduğunu herkes bilirdi. Çocukluğumdan beri harabe halindeydi.
Ama şimdi içerde biri varmış gibiydi.
Yutkundum. Mantığım bana geri dönmemi söylüyordu. Ama içimde başka bir ses vardı. Zeynep’in sarı kazağı burada ne arıyordu?
Kapıyı yavaşça ittim.
Ahşap zemin gıcırdadı. İçeride tozlu bir masa, kırık sandalyeler ve köşede eski battaniyeler vardı. İlk bakışta sıradandı. Ama sonra duvarı gördüm.
Duvara asılı bir kağıt parçası vardı.
Yaklaştım.
Bu… Zeynep’in resim defterinden koparılmış bir sayfaydı. Üzerinde bizim evin resmi vardı. Ama bu resim yarım değildi. Alt köşesine küçük bir not düşülmüştü:
“Anne, korkma.”
Dünya başıma yıkıldı devamı icin sonrki syfaya gecinz...