“Bir gün bu anın geleceğini biliyorduk.”
Nefesim kesildi.
Kadının söylediklerini birkaç saniye boyunca anlayamadım. Sanki çevremdeki bütün sesler bir anda uzaklaşmıştı. Yan taraftaki sokaktan geçen arabanın uğultusu, verandadaki rüzgâr çanının sesi, hatta kocamın bana bir şeyler söylediğini bile duyuyordum ama hiçbirini algılayamıyordum.
Gözlerim yalnızca genç kızdaydı.
Adam onu arkasına çekmişti ama kız hâlâ omzunun üzerinden bana bakıyordu.
O bakışı biliyordum.
Bir anne, çocuğunun bakışını unutmazdı.
On yıl geçse de unutmazdı.
Yavaşça bir adım attım.
“Ne demek istiyorsunuz?” diye sordum.
Sesim titriyordu.
Kadın cevap vermeden önce kocasına baktı.
Adam dişlerini sıktı.
“Eve girmeliyiz.”
Kızın kolundan yeniden tuttu.
Tam uzaklaşacakları sırada dayanamayıp bağırdım.
“Durun!”
Üçü de durdu.
“Bu kız kim?”
Kadının gözleri doldu.
Adam ise öfkeyle dönüp bana baktı.
“Bizim kızımız.”
“Adı ne?”
Sessizlik oldu.
Genç kız kendisi cevap verdi.
“Eylül.”
İsmi duyduğum anda içimde tuhaf bir acı hissettim.
Eylül.
Benim kızımın adı Irmak’tı.
Ama isimler değiştirilebilirdi.
Geçmiş değiştirilemezdi.
“Kızınız nerede doğdu?” dedim.
Adam bu kez sertçe,
“Bu sorgulamayı burada yapamazsınız,” dedi.
Kocam yanıma geldi.
Onun da yüzü bembeyazdı.
“Lütfen,” dedi. “Karım on yıl önce kızımızı kaybetti. Kızınız ona inanılmaz derecede benziyor. Eğer bunun bir açıklaması varsa bilmek zorundayız.”
Kadın dudaklarını birbirine bastırdı.
Sonunda gözyaşlarını tutamayarak ağlamaya başladı.
Adam öfkeyle ona döndü.
“Sakın.”
Kadın başını salladı.
“Artık saklayamayız.”
Kalbimin atışları hızlandı.
“Ne saklayamazsınız?”
Kadın Eylül’e baktı.