15 Yıl Önce Oğlumu Toprağa Verdım… Ama İşe Aldığım Adam Onun Büyümüş Hali Gibiydi

Oğlum Bora, sadece on bir yaşındayken hayatını kaybetti. Böyle bir acı asla geçmez. O günden sonra bir daha çocuk sahibi olamadım. Korktum. Yıllar sonra mağazamda temizlik görevlisi almak için başvuruları incelerken Baran’ın dosyasını gördüm. 26 yaşındaydı. Geçmişinde yedi yıllık boşluk vardı; hapiste yatmıştı. Ama beni asıl durduran bu değildi. Fotoğrafıydı. Sanki oğlum yaşasaydı, tam böyle görünecekti. Onu görüşmeye çağırdım. “Hata yaptım, bedelini ödedim. Sadece yeniden başlamak istiyorum,” dedi. Onu işe aldım. Eşim buna çok kızdı. “Sabıkalı birini neden işe alıyorsun?” diye bağırdı. Ama Baran bana asla şüphe verecek bir şey yapmadı. Dakikti, saygılıydı, işini mükemmel yapıyordu. Zamanla yakınlaştık. Evimize gelmeye başladı. Bazen hafta sonlarını bile birlikte geçiriyorduk. Sanki kaybettiğim oğlumla yeniden zaman geçiriyormuş gibiydim.

Bir akşam birlikte yemek yerken Baran bir anda çatalını düşürdü. Eşim Ayla’nın yüzü bembeyaz olmuştu. Sonra dayanamadı ve bağırdı: “Daha ne kadar yalan söyleyeceksin? Ona gerçeği ne zaman anlatacaksın?” Ne olduğunu anlamadım. “Yeter artık,” dedim. Ama Ayla durmadı. “Hayır, yetmez! Kocama gerçeği söylemeden burada oturmaya nasıl cesaret edersin? Onun gerçek oğluna ne yaptığını söyle!” Kalbim duracak gibi oldu. Baran başını kaldırdı. Yüzünde korku, utanç ve yıllardır taşıdığı bir yük vardı. “Baran,” dedim, sesim titreyerek, “ne demek istiyor?” Bana baktı. Gözleri doluydu. “Ben… sizin oğlunuzun ölümüne sebep olan kazadaki çocuktum,” dedi.

O an odadaki her şey sustu. Duvar saati bile durmuş gibi geldi. Nefes alamadım. Ellerim masanın kenarına tutundu. “Ne kazası?” diyebildim güçlükle. Baran gözlerini yere indirdi. “Bora’nın öldüğü gün… bisikletiyle yoldan geçiyordu. Ben de o sırada on altı yaşındaydım. Arkadaşlarımla çalıntı bir arabayı kullanıyorduk. Direksiyon bende değildi ama arabadaydım. Arabayı kullanan çocuk Bora’ya çarptı. Sonra panikleyip kaçtık.” Midem bulandı. Yıllardır içimde kapanmayan yara bir anda yeniden açıldı. “Sen oradaydın,” dedim. “Oğlum yerde yatarken sen oradaydın.” Baran ağlamaya başladı. “Evet. Ve ben hiçbir şey yapmadım. O günden beri bununla yaşıyorum.”

Ayağa kalktım. Sandalyem geriye devrildi. “Evime nasıl girdin?” diye bağırdım. “Nasıl yüzüme baktın? Nasıl benimle yemek yedin?” Baran cevap vermedi. Ayla ağlıyordu ama onun ağlaması bile bana uzak geliyordu. “Sen biliyor muydun?” diye ona döndüm. Ayla gözlerini kaçırdı. “Birkaç hafta önce öğrendim,” dedi. “Onu eski gazetelerden tanıdım. Araştırdım. Emin olunca dayanamadım.” Başım dönüyordu. Baran yavaşça ayağa kalktı. “Gitmemi isterseniz giderim,” dedi. “Ama şunu bilmenizi istiyorum… Ben sizi kandırmak için gelmedim. Başvuruyu yaparken sizin kim olduğunuzu bilmiyordum. Fotoğrafınızı mağazada görünce anladım. O an kaçmam gerekirdi. Ama yapamadım.”

“Yapamadın mı?” dedim acıyla. “Neden? Kendini affettirmek için mi?” Başını salladı. “Hayır. Çünkü ilk kez biri bana insan gibi davrandı. Hapisten çıktıktan sonra herkes bana suçlu gibi baktı. Siz bana iş verdiniz. Güvendiniz. Ben de gerçeği söylemek istedim ama her geçen gün daha da zorlaştı. Çünkü sizi yeniden yıkmaktan korktum.” İçimdeki öfke o kadar büyüktü ki, ne söyleyeceğimi bilemedim. “Çık,” dedim. “Şimdi çık.” Baran başını eğdi. Ceketini aldı ve kapıya yöneldi. Gitmeden önce durdu. “Bora’yı unuttuğum tek bir gün olmadı,” dedi. “Ben hapiste onun adını içimden söyleyerek uyudum. Affınızı istemeye hakkım yok. Ama gerçeği bilmeye hakkınız vardı.” Sonra çıktı.

O gece uyumadım. Bora’nın eski odasına girdim. Yıllardır kapısını nadiren açardım. Raflarda oyuncak arabaları, duvarda solmuş bir okul fotoğrafı, çekmecede küçük bir defteri duruyordu. Defteri açtım. Çocuk yazısıyla yazılmış cümleler vardı. Bir sayfada şu yazıyordu: “Büyüyünce babam gibi iyi biri olacağım.” Orada çöktüm. Ağladım. Hem oğlum için, hem kendim için, hem de yıllardır içimde taş gibi duran öfke için.

Ertesi gün mağazaya gitmedim. Üç gün boyunca kimseyle konuşmadım. Ayla da bana yaklaşmaya cesaret edemedi. Dördüncü gün kapının altında bir zarf buldum. Baran’dandı. İçinde uzun bir mektup ve eski bir gazete kupürü vardı. Mektupta her şeyi anlatmıştı. Arabayı çalanın kendisi olmadığını, ama suça ortak olduğunu, kaçmalarına engel olmadığı için yıllarca kendini asıl suçlu gördüğünü yazmıştı. Hapisteyken okuma yazmasını geliştirmiş, marangozluk öğrenmiş, çıktıktan sonra her ay isimsiz olarak çocuk hastanelerine bağış yapmıştı. En son satırda şöyle diyordu: “Bora’nın hayatını geri getiremem. Ama kalan ömrümde, onun alamadığı her nefes için doğru bir şey yapmaya çalışacağım.”

Mektubu defalarca okudum. İçimdeki öfke hemen geçmedi. Geçemezdi. Bir baba, çocuğunu toprağa verdikten sonra kolay kolay affetmezdi. Ama başka bir gerçek daha vardı: Baran, oğlumu geri getiremezdi. Ben de nefret ederek Bora’yı geri getiremezdim. Nefret sadece beni, Ayla’yı ve oğlumun hatırasını daha karanlık bir yere sürüklüyordu gorsele ilerleyn devamı sonraki sayfada....

Reklamlar