31 yıllık evliliğimizde kocam hiç depo kiralamaktan bahsetmemişti. Bir kere bile. O küçük, yıpranmış cüzdanın içinden çıkan plastik etiketli anahtar avucumun içinde ağırlaşmıştı sanki. Siyah kalemle yazılmış ünite numarası gözlerimin önünde büyüyüp küçülüyordu. O an içime düşen şüphe, hastane koridorundaki o soğuk “komplikasyonlar” kelimesinden bile daha keskin gelmişti.
Depolama tesisinin önünde arabayı park ettiğimde hava kararmaya başlamıştı. Gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüş, sokak lambaları birer birer yanmıştı. Tesisin metal kapısı ağır bir gıcırtıyla açıldı. İçeri girerken kalbim göğsümü yumrukluyordu.
Ünite numarasını bulmam uzun sürmedi. Dar koridorda yürürken adımlarım yankılanıyordu. Her kapı aynıydı. Aynı gri metal. Aynı asma kilit. Ama benimkinin önünde durduğumda dizlerimdeki güç çekildi sanki.
Anahtarı kilide soktum.
Bir an durdum.
“Ya gerçekten bilmek istemediğim bir şey varsa?” diye fısıldadım kendi kendime.
Ama artık geri dönüş yoktu.
Anahtarı çevirdim. Kilit açıldı.
Kapıyı yukarı doğru kaldırdım… ve dizlerim neredeyse çöktü.
İçeride ne başka bir kadınla ilgili iz vardı, ne gizli bir hayatın kanıtı, ne de ihanetin kokusu.
İçeride benim hayatım vardı.
Kutular… onlarca kutu. Üzerlerinde benim el yazımla yazılmış eski tarihlerin bulunduğu etiketler. “Mutfak – 1998”, “Çocuk odası – 2003”, “Yazlık eşyalar”, “Fotoğraflar”.
En önde ise tanıdık bir şey duruyordu.
Annemden kalan eski dikiş makinesi.
Yıllar önce, ev küçültmeye karar verdiğimizde ağlayarak vedalaşmıştım ona. “Sığdıramayız,” demişti kocam. “Bunları saklayacak yerimiz yok.” O gün ona kırılmış ama kabullenmiştim.
Oysa şimdi makine karşımdaydı. Tozlu ama sağlam.
Titreyen ellerimle en yakın kutuyu açtım. İçinden çocuklarımızın bebeklik kıyafetleri çıktı. Küçücük tulumlar. İlk ayakkabılar. Bir kenarında hâlâ oğlumuzun diş izleri olan plastik bir oyuncak.
Bir diğer kutuyu açtım. Albümler. Düğün fotoğraflarımız. İlk evimizin önünde çekilmiş kareler. Tatiller. Doğum günleri.
Gözlerim doldu.
En arkada, duvara yaslanmış bir masa vardı. Üzerinde düzenli şekilde yerleştirilmiş dosyalar ve bir defter duruyordu. Defteri elime aldım. Kapağında tarih vardı: “2011”.
Açtım.
İlk sayfada onun el yazısı:
“Eğer bir gün bunları bulursan, muhtemelen planladığım gibi olmamıştır.”
Nefesim kesildi.
Okumaya devam ettim.
“Eşyaları atmana dayanamadım. Her ‘atmalıyız’ dediğinde gözlerindeki o küçük kırgınlığı gördüm. Ama sana yük olmak istemedim. Yeni başlangıç yapalım istedin. Ben de seni destekledim. Ama geçmişimizi çöpe atamadım.”
Sayfalar ilerledikçe kalbimdeki düğüm çözülmeye başladı.
Her yıl küçük küçük notlar düşmüş. Çocukların mezuniyet günleri. Ev kredisi bittiği gün. İlk torun haberi. Ve her notun sonunda bir cümle:
“Bunları saklıyorum çünkü bir gün sana geri vermek istiyorum.”
Son sayfalarda planından bahsetmiş devamı icin sonrki syfaya gecinz…