Sinan’ın sesi sertleşti.
“Ağabeyiniz o tarihte Çin’e gelmiş.”
Sandalyeye çöktüm.
“Hayır. Gelmedi. Türkiye’deydi.”
“Size öyle söylemiş.”
Sinan, Tayfun’un Yağmur kaybolmadan üç gün önce ülkeye giriş yaptığını, kayboluştan sonraki sabah ise başka bir şehirden uçakla ayrıldığını anlattı.
Bütün bunların kayıtları vardı.
“Peki neden?” diye bağırdım. “Bir insan kendi yeğenini neden kaçırır?”
Sinan hemen cevap vermedi.
Sonra hayatımın ikinci büyük darbesini indirdi.
“Çünkü bunu tek başına yapmadı.”
Kalbim yeniden hızlandı.
“Kim yardım etti?”
“Eşiniz.”
Telefon elimden düşecek gibi oldu.
“Cem mi?”
O an zihnimde yıllardır susturduğum küçük ayrıntılar canlanmaya başladı.
Yağmur kaybolduğunda Cem çok üzgündü.
Ama hiç kendini suçlamamıştı.
Polis her soru sorduğunda aynı cümleyi tekrarlıyordu:
“Sadece birkaç dakika içeri girdim.”
Oysa şimdi ilk kez düşündüm.
Neden o gün bahçeye bakan pencerenin perdesi kapalıydı?
Neden komşumuz Cem’in kayboluştan bir saat önce arabayla dışarı çıktığını söylediğinde Cem bunu inkâr etmişti?
Ve neden yıllar sonra boşanırken bana sürekli, “Geçmişi kurcalamayı bırak,” demişti?
“Cem neredeydi?” diye sordum.
Sinan iç çekti.
“Onu da bulduk.”
Ertesi sabah ilk uçakla Çin’e gittim.
Yirmi yedi yıl sonra aynı şehre dönerken içimde tarif edemediğim bir ağırlık vardı.
Sinan beni küçük bir kafede karşıladı.
Yaşlanmıştı.
Saçları tamamen beyazlamıştı.
Ama gözleri aynıydı.
Masaya kalın bir dosya koydu.
İçinde banka kayıtları, uçuş belgeleri ve eski fotoğraflar vardı.
En sonunda bir adres çıkardı.
“Cem burada.”
“Yaşıyor mu?”
“Evet.”
O an yıllardır içimde biriken bütün öfke ayağa kalktı.
Onu görmek istedim.
Aynı gün gittik.
Cem kapıyı açtığında beni görünce yüzü bembeyaz oldu.
Yirmi beş yılı aşkın süre sonra ilk söylediği şey şu oldu:
“Videoyu buldular, değil mi?”
İşte o anda her şeyi anladım.
Masum değildi.
Hiç olmamıştı.
“Yağmur nerede?” dedim.
Cem gözlerini kapattı.
“Yaşıyor.”
Dizlerimin bağı çözüldü.
Duvara tutundum.
“Ne dedin?”
“Yaşıyor.”
Cem anlatmaya başladı.
O yıllarda Tayfun büyük bir borcun içindeymiş.
Yasa dışı işlere bulaşmış, tehdit ediliyormuş.
Cem de işini kaybetmek üzereymiş.
Tayfun onlara para kazanabilecekleri korkunç bir plan önermiş.
Çocuk sahibi olamayan varlıklı bir çift, yasa dışı yollarla küçük bir çocuk evlat edinmek istiyormuş.
“Sen kızımızı sattın mı?” diye fısıldadım.
Cem başını eğdi.
“Başta sadece birkaç gün saklayacağımızı söyledi. Sonra para teklif ettiler. Ben korktum. Geri dönmek istedim ama çok geçti.”
Elimi kaldırıp ona vurmak istedim.
Ama yapmadım.
Çünkü tek düşündüğüm Yağmur’du.
“Beni ona götür.”
Saatler sonra şehrin dışında sakin bir mahallede durduk.
Sinan kapıyı çaldı.
Kapıyı otuzlu yaşlarının başında bir kadın açtı.
Uzun siyah saçları vardı.
Gözleri ise benimkilerin aynısıydı.
Bana baktığında yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
“Anne?” dedi.
Nefes alamadım.
Bacaklarım titredi.
Yağmur karşımdaydı.
Ama artık beş yaşındaki kızım değildi.
Otuz iki yaşında bir kadındı.
Koşup ona sarılmadım.
Çünkü ne hakkım olduğunu bilmiyordum.
Sadece ağladım.
O da ağladı.
Sonra bir adım attı.
Ve bana sarıldı.
Yirmi yedi yıldır içimde taşıdığım boşluk ilk kez o an sessizleşti.
Yağmur, büyüdüğü ailenin ona gerçeği yıllar önce anlattığını söyledi.
Onlar da Tayfun ile Cem tarafından kandırılmışlardı.
Onlara, Yağmur’un annesinin öldüğü ve babasının çocuğa bakamadığı söylenmişti.
Gerçeği öğrendiklerinde ise Tayfun onları tehdit etmişti.
Yağmur yıllarca beni aramış.
Ama yanlış soyadı ve sahte belgeler yüzünden hiçbir iz bulamamıştı.
Tayfun ve Cem daha sonra yargılandı.
Ben mahkeme salonuna yalnızca bir kez gittim.
Tayfun gözlerimin içine bakamadı.
Cem ise özür dilemek istedi.
Dinlemedim.
Çünkü bazı özürler, yapılan şeyi küçültmez.
Sadece suçun ne kadar büyük olduğunu hatırlatır.
Yağmur’la kaybettiğimiz yılları geri alamadık.
İlk okul gününü göremedim.
Mezuniyetinde yanında değildim.
İlk kez âşık olduğunda bana anlatamadı.
Ama bundan sonrası vardı.
Bir sabah birlikte kahvaltı ederken Yağmur elimi tuttu.
“Anne,” dedi, “ben seni hiç hatırlamıyordum. Ama seni hep özlemişim.”
O cümleyle yıllardır içimde taşıdığım bütün soruların cevabını aldım.
Geçmiş değiştirilemezdi.
Bize yapılan kötülük silinemezdi.
Ama hayat, kaybettiklerimizi geri getirmese bile bazen yeniden başlayabileceğimiz bir kapı bırakıyordu.
Ben kızımı yirmi yedi yıl önce kaybetmiştim.
Onu aynı yaşında geri bulamadım.
Ama sonunda gerçeği buldum.
Ve daha önemlisi, kızım beni buldu.
O günden sonra her doğum gününde geçmişte kaybettiğimiz yılların yasını tutmak yerine birlikte geçirebildiğimiz yeni yılın değerini kutladık.
Çünkü bazen bir hikâyenin mutlu sonu, hiç acı yaşanmaması değildir.
Bazen mutlu son, bütün acılara rağmen birbirinizi yeniden bulabilmenizdir.