7 yaşındaki bir kız çocuğu

BÖLÜM 1

Gece yarısına yakın bir saatte, saat 21:47’ydi. İstanbul Sancaktepe’de sert bir rüzgâr sokakları kesiyordu. Karakolun floresan ışıkları soğuk ve acımasız bir beyazlıkla her yeri aydınlatıyordu. Nöbetçi Başkomiser Murat Demir, her zamanki gibi evraklara bakıyordu. Bu saatte genelde sarhoş kavgaları, komşu şikâyetleri ya da kayıp vakaları gelirdi.

Ama o gece gelen şey bunlardan hiçbiri değildi.

7 yaşında bir kız çocuğu.

Çıplak ayaklıydı.

İnce, yırtık bir elbise giymişti.

Saçları dağınık, yanaklarında kurumuş gözyaşı izleri vardı. Ayakları kesiklerle doluydu. Göğsüne sıkıca bastırdığı kahverengi bir kâğıt torbayı, sanki içinde bütün dünyası varmış gibi taşıyordu.

Murat yavaşça ayağa kalktı. Sesi yumuşadı.

“Tamam… korkma. Güvendesin. Adın ne senin?”

Kız dudaklarını ısırdı. Sonra çok kısık bir sesle:

“Zeynep…”

“Zeynep, torbada ne var?”

Kız torbayı daha da sıkı tuttu.

“Küçük kardeşim… Emir. Artık kıpırdamıyor.”

O an karakoldaki herkes bir an dondu.

Murat dikkatle torbayı açtı.

İçinde eski havlulara sarılı minicik bir bebek vardı. Cildi morarmaya başlamıştı. Dudakları kuruydu. Bedeni soğuktu. Bir an için her şeyin bittiği sanıldı.

Sonra çok hafif bir nefes…

Göğsünde neredeyse yok gibi bir hareket.

Hayat sanki son kapıyı çalıyordu.

Murat bağırdı:

“112’yi arayın! Acil yenidoğan vakası! Hemen!”

Karakol bir anda hareketlendi. Kadın polis Ayşe koşup battaniye getirdi. Murat bebeği dikkatle sardı. Havlular nemli ve soğuktu. Kâğıt torbada koyu lekeler vardı.

Zeynep, Murat’ın koluna yapıştı.

“Ben denedim… onu ovuşturdum… sardım… su verdim… ama ağlamadı. Annem uyanmıyordu. Evde kimse yoktu…”

Murat onun gözlerine baktı.

Bu bir çocuk değildi artık.

Hayatın erken büyüttüğü bir insandı.

“İyi yapmışsın Zeynep,” dedi Murat kararlı bir sesle. “Kardeşini buraya getirerek doğru olanı yapmışsın.”

Dakikalar sonra 112 Acil ambulansı geldi. Sağlık ekipleri bebeği ısı battaniyelerine sardı, oksijen maskesi taktı ve hızla sedyeye aldı.

Zeynep peşlerinden koşmak istedi.

“Ben de geleceğim! O benim kardeşim!”

Bir polis onu durduracak oldu ama Murat elini kaldırdı.

“Gelsin.”

Ambulansta Zeynep, Murat’ın yanında oturdu. Elleri titriyordu. Gözleri sadece kardeşindeydi.

“Kaç yaşındasın?” diye sordu Murat.

“7.”

“Kardeşin ne zaman doğdu?”

Zeynep kaşlarını çattı, hatırlamaya çalışır gibi:

“Geceydi… annem çok bağırıyordu. Ben su ısıttım, eski battaniyeleri getirdim… sonra Emir geldi… ama çok ağlamadı.”

Murat’ın boğazı düğümlendi.

“Baban nerede?”

Zeynep’in gözleri boşaldı.

“Annem der ki gökyüzünde… ama birileri bize sessiz olmamızı söylerdi. Yoksa başımıza kötü şeyler gelirmiş.”

Hastaneye vardıklarında doktorlar bebeği acil müdahale odasına aldı. Zeynep kapıya yapıştı.

“O ölecek mi?”

Doktor yumuşak bir sesle:

“Çok zor durumda ama mücadele ediyor.”

Zeynep ilk kez ağlamayı kesti.

Bir süre sonra Komiser Selin Yılmaz hastaneye geldi. Murat olanları tek tek anlattı. Evdeki sessizlik, korku, açlık ve saklanan gerçekler…

Selin hemen ekip kurdu.

“Adres neresi?”

Zeynep titreyen parmağıyla tarif etti:

“Eski Üsküdar yolu… kurumuş ağaçların arkasında… sarı bir köşk… pencereleri bezle kapalı…”

Gitmeden önce Murat diz çöktü.

“Ben anneni bulmaya gidiyorum.”

Zeynep onun bileğini tuttu.

“Onu karanlıkta bırakmayın… annem karanlıktan korkar…”

Murat başını salladı.

Ama ekip o ıssız köşke doğru ilerlediğinde, içeride bulacakları şey sadece karakolun değil, tüm şehrin uykusunu kaçıracaktı.

BÖLÜM 2

Sancaktepe’deki o eski köşk dışarıdan tamamen terk edilmiş görünüyordu. Ancak polis içeri girdiğinde, gerçeğin çok farklı olduğu hemen anlaşıldı.

Mutfakta yeni alınmış temel ihtiyaç malzemeleri duruyordu. Un çuvalı yarıya kadar açılmıştı. Bebek süt tozu kutusu yeniydi. Paketlenmiş bebek bezleri, bazı ilaçlar ve kapının yanında hiç dokunulmamış bir yemek tepsisi vardı.

Kimse onları ölüme terk etmemişti.

Ama kimse yaşamalarına da izin vermemişti.

Duvarlarda kalın bir toz tabakası vardı. Odalar kilitliydi. Bir köşede Zeynep’e ait küçük bir okul defteri bulundu. Murat sayfaları çevirdi.

“Bugün annem yine uyandı.”

“Yardım eden amca geldi. Dışarı çıkmamamı söyledi.”

“Pilav yaptım… yandı.”

“Araba sesi duyunca saklanmamı söyledi.”

Son sayfa titrek bir el yazısıyla yazılmıştı:

“Bugün annem çok bağırdı. Küçük bebek geldi. Adını Emir koydum. Çok soğuk. Allah’ım lütfen…”

Komiser Selin Yılmaz’ın yumrukları sıkıldı.

“Bu yoksulluk değil,” dedi sert bir sesle. “Bu resmen esaret.”

O sırada Murat, arka bahçede kırık duvarın yanında küçük bir metal kapı fark etti. Alt kata inen dar merdivenler vardı. İçeriden zayıf bir inleme sesi geliyordu.

El feneri tutuldu.

Köşede bir kadın yatıyordu.

Dağınık saçlar, çatlamış dudaklar, ateşten yanmış bir yüz…

“Mira Çelik?” diye sordu Murat yavaşça.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

Reklamlar