Ferhat ile tam yetmiş iki yıl aynı yastığa baş koyduk. Kuzguncuk’taki o eski ahşap evimizin gıcırdayan merdivenleri, her sabah demlenen taze çayın kokusu, bayram sabahları kapıda beliren çocukların cıvıltısı ve yaz akşamları verandamıza vuran o serin Boğaz esintisiyle geçen koca bir ömür… Bir insanla yetmiş iki yıl geçirdiğinizde, onun hakkında bilinmesi gereken her şeyi bildiğinize inanırsınız. Onun çayını nasıl sevdiğini, uykusunda nasıl nefes aldığını, bir şeye canı sıkıldığında sağ eliyle bıyığını nasıl sıvazladığını ezbere bilirsiniz. Kocam Ferhat, sessiz bir adamdı. Sevgisini süslü cümlelerle değil, sobaya attığı odunla, pazardan aldığı en taze meyveyle gösterirdi. Onun bana karşı tamamen şeffaf olduğunu sanırdım. Ta ki o güne kadar.
Ferhat’ı kaybettiğimiz gün, gökyüzü de bizimle beraber ağlıyordu. Karacaahmet Mezarlığı’nın ulu selvileri altında, ince ince yağan yağmurun altında toplandık. Çocuklarımız, torunlarımız, mahalleden komşularımız… Gösterişten uzak, tam da Ferhat’ın yaşantısına uygun, mütevazı ve saygılı bir vedaydı. O, dikkat çekmekten, övülmekten hep kaçınan, kendi halinde bir adamdı. İmamın duası bittikten ve cemaat yavaş yavaş dağılmaya başladıktan sonra, başsağlığı dileklerini kabul etmek için bir kenarda bekliyordum. Etraf tenhalaştığında, musalla taşının biraz ilerisinde, eski bir çınarın altında bekleyen yaşlı bir adam dikkatimi çekti. Onu mahalleden ya da akrabalardan tanımıyordum.
Adam yavaş adımlarla, sanki her bir adımı ona fiziksel bir acı veriyormuş gibi bana doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça üzerindeki kıyafeti seçebildim. Beli yılların yüküyle bükülmüştü ama üzerinde özenle saklandığı, sadece en özel günlerde giyildiği belli olan, yakasında madalyalar taşıyan solmuş bir Kore Gazisi ceketi vardı. Ferhat da gençliğinde askerliğini Kore’de yapmıştı ama o günlere dair konuşmayı hiç sevmezdi. Yaşlı adam, kocamın tabutunun ardında kalan ismine uzun uzun baktıktan sonra tam önümde durdu. Gözlerinin içi, tarif etmesi güç bir hüzünle doluydu.
“Kocanızla… Ferhat’ımla omuz omuza savaştık,” dedi cılız, titreyen bir sesle. Sesi, sanki yetmiş yıldır içinde tuttuğu ağır bir taşı o an yere bırakıyormuş gibi kırılgandı. “Benim adım İhsan. Kunuri’de aynı siperdeydik.”
Ben ona zar zor bir tebessüm edip teşekkür etmeye hazırlanırken, İhsan amca elini o eski, yünlü gazi ceketinin iç cebine attı. Çizikler içinde kalmış, kenarları aşınmış, zamanın rengini koyulaştırdığı küçük, ahşap bir kutu çıkardı. Kutuyu sanki dünyanın en kırılgan mücevherini taşıyormuş gibi iki eliyle tutuyordu. Gözyaşlarıyla ıslanmış yanaklarından süzülen damlalarla bana baktı. “Bana demişti ki,” diye fısıldadı kutuyu usulca benim titreyen ellerime bırakırken, “Eğer bir gün benim vadem senden önce dolarsa… İhsan, kardeşim, bu kutuyu mutlaka Selma’ma ulaştır. Bunu ancak o zaman görmeli.”
Yağmur damlaları ahşap kutunun üzerine düşerken nefesimin kesildiğini hissettim. Yetmiş iki yıllık kocam benden ne saklamış olabilirdi? Titreyen parmaklarımla kutunun küçük, pirinç kilidini araladım. Kapağı yavaşça geriye doğru ittiğimde, içindeki eşyaları gördüğüm an kalbim göğüs kafesimi delecekmiş gibi çarpmaya başladı.
“Aman Allah’ım… Bu da ne İhsan amca?!” diye feryat ettim. Sesim, mezarlığın sessizliğinde yankılanmıştı…
Ünlü oyuncudan acı haber!
Annemi kaybettiğimde henüz sekiz yaşındaydım Üvey annemin
1 bölge 3 ilde hissedildi