75 yaşındaydım. Kocam Hasan’la birlikte kendi ellerimizle yaptığımız evden, gelinim Tülay tarafından kovuldum. Oğlum Ahmet’i, ardından eşimi kaybettikten sonra, evimin satıldığını öğrendim. Tapu benim üzerimeyken nasıl olduğunu anlayamadım. Üç gün içinde evi terk etmem istendi ve eski ahıra yerleştirildim. Ama bir gece, bahçeye giren bir araç ve ardından gelen çığlıklar, Tülay’ın büyük bir yanılgı içinde olduğunu ortaya çıkardı.
Şimdi baştan anlatıyorum.
Hasan’la o evi yaparken gençtik. Ellerimiz nasırlı, umutlarımız büyüktü. Her tuğlada alın terimiz, her odada bir hayal vardı. O evde Ahmet büyüdü. İlk adımlarını salonun ortasında attı. Duvarına boyunu ölçtüğümüz çizikler hâlâ duruyordu.
Ahmet iyi bir çocuktu. Fazla iyi. İnsanlara çabuk inanırdı. Tülay’la evlendiğinde gözlerindeki ışıltıyı görmüştüm ama Tülay’ın gözlerinde aynı sıcaklığı hiç göremedim. O daha çok eşyaya, düzene, paraya bakardı. Hasan bir akşam çay içerken, “Bu kızın kalbi hesap makinesi gibi çalışıyor,” demişti. Haklıydı.
Ahmet’in ani ölümü her şeyi yıktı. Kalp krizi dediler. Daha 41 yaşındaydı. Hasan bu acıya dayanamadı; iki ay sonra onu da toprağa verdim. Bir ev dolusu anıyla tek başıma kaldım.
Sonra Tülay geldi. Siyah topuklularıyla parke zeminde sert adımlar atarak.
“Evi sattım,” dedi bir sabah. Sanki marketten ekmek almış gibi.
“Nasıl yani?” dedim. “Tapu benim üzerime.”
Gülümsedi. “Postanı kontrol etmeliydin.”
O an içime bir şüphe düştü ama yasın ağırlığıyla düşünemedim. Bir hafta içinde ev değişti. Yabancılar, yüksek sesli müzikler, bahçeye park edilmiş lüks arabalar… Hasan’ın el yapımı kitaplığı bir kamyona yüklendi. İtiraz ettiğimde yüzü sertleşti.
“Üç günün var,” dedi.
Üç gün sonra kapım kilitlendi. Eşyalarım kutulandı. Bana arka bahçedeki eski ahırı gösterdi. İçine bir yoga matı atmıştı.
“İdare edersin,” dedi.
Ahır soğuktu ama zihnim o gece ilk kez berraktı. Hasan yıllar önce tapu işlemlerini yaparken bir şey söylemişti: “Bu ev senin güvencen. Kimse senden alamaz.” Belgeleri belediyede değil, noterde sakladığını hatırladım. Ve en önemlisi, evin üzerinde “ölünceye kadar intifa hakkı” vardı. Yani ben hayattayken kimse satamazdı.
Ertesi gün gizlice kasabaya indim. Eski dostumuz, emekli noter Kemal Bey’i buldum. Dosyaları çıkardı. Tapu hâlâ benim adıma kayıtlıydı. Satış işlemi görünüyordu ama benim imzam sahtedir diye rapor düşülmüştü; işlem şüpheliydi ve askıdaydı. Yani Tülay aslında evi resmen satmamıştı. Sadece sahte bir sözleşmeyle insanları kandırmıştı.
Kemal Bey savcılığa bildirim yapıldığını söyledi. Ben ahıra döndüm ve bekledim.
O gece kahkahalar yine yükseldi. İçeride bir kutlama vardı. Tülay yüksek sesle “Yakında şehir merkezinde daire alıyorum!” diye bağırıyordu.
Tam o sırada bahçeye iki araç girdi. Biri resmi plakalıydı. Müzik bir anda kesildi. Kapı çalındı, ardından sert bir ses:
“Polis! Kapıyı açın!”
Tülay’ın çığlığı o zaman yükseldi. Öfkeli değil, panik dolu.
Ahırdan çıktım. Ay ışığı bahçeyi aydınlatıyordu. Polisler eve girerken ben yavaş adımlarla verandaya yürüdüm. Tülay kapıda durmuş, yüzü bembeyaz kesilmişti.
“Ne oluyor?” diye bağırdı devamı icin sonrki syfaya gecinz...