8 yıl boyunca felçli kocama baktım. Ayağa kalktığı gün bana boşanma dilekçesini uzattı. 44 yaşındayım. Kadınım. Davut’la 16 yıldır evliyiz. Çocuklarımız doğduktan sonra işi bıraktım, tüm hayatımı aileme adadım. Sekiz yıl önce Davut ağır bir trafik kazası geçirdi. Hayatta kaldı ama felç oldu. Doktorlar “Bir daha yürüyemeyebilir” dediğinde elini tuttum ve ona söz verdim: “Yanındayım.”
O günden sonra hayatım tek bir rutinden ibaretti. Sabah dörtte kalktım, onu besledim, giydirdim, yıkadım. Çocukları okula bıraktım, sonra bir otelde temizlik yaptım. Çoğu zaman aynaya bakmaya bile gücüm kalmıyordu. İnsanlar “Bu kadarına kimse dayanmaz” dedi. Ben kaldım. Çünkü seviyordum.
Yıllar süren tedaviden sonra mucize oldu. Davut önce ayağa kalktı, sonra yürüdü. Kendi başına. O an ağladım. “Her şey yeniden başlayacak” sandım. Ama yanılmışım.
İyileşmesinden sadece bir hafta sonra, akşam eve geldi. Bana soğuk bir yabancı gibi baktı. “Artık kendim için yaşamalıyım. Sen kendini bırakmışsın. Sen evlendiğim kadın değilsin,” dedi ve elime boşanma dilekçesini verdi. O gece bavulunu alıp gitti. Ne teşekkür vardı ne veda.
Bir süre sonra gerçeği öğrendim. Davut küçük bir detayı unutmuştu. Boşanmanın nedeni ne yorgun yüzümdü ne de değişen bedenim. Sekiz yıl boyunca büyük bir yalanın içinde yaşamıştım. Meğer beni değil, başka bir hayatı iyileşir iyileşmez seçmişti.
Boşanma dilekçesini masanın üstüne bıraktığı an, evin içindeki hava değişti. Sanki yıllardır aynı nefesi paylaştığımız duvarlar bile soğudu. Kapı kapandı, kilit sesi yankılandı; ardından yalnızca mutfağın floresan lambasının vızıltısı kaldı. Dilekçeye baktım, sonra ellerime… Sekiz yıl boyunca kaldırıp taşıdığım bedenin ağırlığı bir anda kendi omuzlarıma çöktü.
Çocuklar odalarında uyuyordu. Onların nefesini dinledim. “Şimdi ağlayamazsın,” dedim kendime. “Şimdi yıkılamazsın.” Ama yine de dizlerimin bağı çözüldü; sessizce yere oturdum, dilekçeyi avuçlarımın arasında buruşturmadan tuttum. Kağıt bile bana acıyordu.
Sabaha kadar uyumadım. Her köşede bir anı vardı: tekerlekli sandalye izleri, ilaç kutuları, duvara yapıştırdığım fizyoterapi notları, “Bugün 5 adım!” yazan çocukların renkli resimleri… Davut’un yürümeye başladığı gün, çocuklar sevinçten ağlamıştı. Ben de “Hayatımız geri dönüyor” diye dua etmiştim. Meğer geri dönen, benim hayatım değilmiş.
Ertesi gün öğleye doğru telefonum çaldı
Ekranda bir isim belirdi: Nurten — Davut’un yıllardır gittiği rehabilitasyon merkezindeki fizyoterapistlerden biri. Önce açmadım. Sonra içime bir his düştü; açtım.
“İyi misin?” dedi. Sesinde alışık olmadığım bir tedirginlik vardı.
“Değilim,” dedim. “Davut gitti. Boşanma dilekçesi bıraktı.”
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. Sonra Nurten nefesini içine çekti. “Bak,” dedi, “bunu söylemek istemezdim ama… bilmen gerekiyor. Dün merkezde bir şey unuttu… Ben de… Sana ulaşmazsam içim rahat etmeyecek.”
“Ne unuttu?” diye sordum. Sesim kendime bile yabancıydı.
“Bir dosya… ve bir zarf. Üzerinde senin adın yazıyordu. Ama… zarfın içinden başka şeyler çıktı.”
Kalbim hızlı hızlı çarpmaya başladı. “Ne çıktı?”
“Bir anahtar… bir de adres.” dedi. “Bir de… bir fotoğraf.”
Bir anda boğazım kurudu. “Fotoğraf mı? Kimin?”
Nurten tereddüt etti. “Davut’un… başka biriyle. Çok… samimi.”
Başımın içi uğuldadı. Benim sekiz yılım, başka birinin fotoğraf karesine sığmıştı.
Nurten “Bunu sana getireyim mi?” dedi. “Ya da sen gel… ama lütfen yalnız gelme.”
“Geliyorum,” dedim. “Şimdi.”
Çocukları komşuya bıraktım. Yolda elim direksiyonda ama aklım başka bir yerdeydi. “Belki yanlış anlamışız,” dedim. “Belki…” Ama içimdeki ses acımasızdı: “Hayır. Sen bunu zaten hissediyordun.”
Merkeze vardığımda Nurten beni kapıda karşıladı. Gözleri doluydu. Beni küçük bir odaya aldı; masanın üstüne koyduğu zarfı işaret etti. Zarfın ağzı zaten açılmıştı, sanki içinden gerçekler dökülüp geri toplanamamıştı.
İçinden bir anahtar çıktı: üzerinde metal bir etiket vardı, “B-12” yazıyordu. Bir de küçük bir kart: “Mavişehir Konutları, Blok B, Daire 12.” Fotoğrafı en sona bırakmıştı. Ben uzandım. Parmaklarım titriyordu.
Fotoğrafta Davut vardı. Yanında genç bir kadın. Gülüyorlardı. Davut’un yüzündeki ifade… sekiz yıldır görmediğim kadar hafif, özgürdü. Kadının eli Davut’un kolundaydı, Davut’un eli kadının belinde. Fotoğrafın arkasında tarih yazıyordu: Altı ay önce.
Altı ay önce ben hâlâ sabah dörtte kalkıp onu yıkıyordum. Altı ay önce ben hâlâ “Bugün adımların arttı” diye seviniyordum.
Nurten “Ben sadece dosyayı düzenliyordum,” dedi. “Zarf yere düştü. İçinden bunlar çıktı. Görmesem… söylemezdim. Ama bu… bu planlı.”
“Planlı,” dedim. Kelime ağzımda taş gibi ağırlaştı. “Yani yürümeyi sakladı mı?”
Nurten başını salladı. “Son aylarda ilerlemesi hızlandı. Ama sen gelmediğin günlerde… bazen daha iyi yürüyordu. Bunu rapora yazınca Davut kızdı. ‘Eşim öğrenirse…’ dedi. ‘Onu üzmeyin.’”
Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. “Benim öğrenmemi istemedi,” dedim. “Sekiz yıl… ve en son birkaç ayda bile bana yalan söyledi.”
Nurten “Bir de,” dedi, “dosyada bir şey daha var. Sigorta evrakları… tazminat… ve… imza.”
“Ne imzası?”
“Senin imzan gibi duran bir imza,” dedi. “Ama sen atmadıysan… bu ciddi.”
O an içimdeki acı, yerini buz gibi bir netliğe bıraktı. Bu sadece aşk değildi. Bu sadece ihanet değildi. Bu… benim emeklerimin üstüne kurulan bir kaçış planıydı.
Anahtarı avucuma aldım. Adres kartını da cebime koydum. “Teşekkür ederim,” dedim Nurten’e. “Bu beni yakacak ama… bilmem gerekiyordu.”
Dışarı çıktığımda hava kapalıydı. Güneş yoktu ama içimde ilk kez bir ışık yandı: Gerçeğin ışığı. Onun beni terk etmesi kadar, beni kandırması da yakmıştı. Ama artık kör değildim.
Akşam üstü adrese gittim. Mavişehir Konutları… Yeni binalar, pırıl pırıl bahçeler. Sekiz yıl boyunca ben otel tuvaletlerini ovarken, Davut buralarda “yeni hayat” hazırlamıştı demek.
Blok B’nin kapısından girdim. Daire 12’nin önüne geldiğimde nefesimi tuttum. Anahtarı yuvaya soktum. Döndü. Kilit açıldı.
Kapıyı araladığım an burnuma yeni boya ve parfüm karışımı bir koku geldi. Ev, yaşayan bir evdi. Salonun ortasında bir sehpa; üstünde iki kahve kupası. Duvarlarda tablolar. Bir askılıkta erkek ceketi… ve ince bir kadın montu.
Gözüm bir köşeye takıldı: Davut’un bastonu. Evet… baston. Ama bastonu bir “ihtiyaç” gibi değil, bir “aksesuar” gibi kenara bırakmıştı.
İçeri bir adım daha attım. Mutfak tezgâhında iki kişilik akşam yemeği hazırlanmıştı. Buzdolabında alışveriş listesi vardı. Listeyi okudum: “Şarap — (Davut sever), çilek, mum.” Gözlerim karardı. Bizim evde mum yıllardır sadece elektrik kesildiğinde yanardı.
Tam geri çıkacakken yatak odasının kapısı aralıktı. İçeride komodinin üstünde bir evrak dosyası duruyordu. Dosyayı açtım. İçinde bir sürü kâğıt… ve en üstte bir belge: Evlilikte edinilmiş malların devri ile ilgili bir sözleşme taslağı. Altında benim adım. Benim imzam. Ama ben… bunu hiç görmemiştim.
İmzanın altına iliştirilmiş küçük bir not vardı. Davut’un el yazısıydı:
“Her şey hazır. Boşanma hızla bitecek. Tazminat ve sigorta parasını güvene aldım. O zaten yoruldu, uğraşamaz.”
Bir anlık sessizlik oldu. Sanki bütün dünya bu cümlenin üstüne çöktü.
“Uğraşamaz…” dediğimde, içimde bir şey çatladı. Davut beni sevmediği için değil, beni zayıf sandığı için yenmeye çalışıyordu.
Telefonumu çıkardım. Notun fotoğrafını çektim. Belgelerin de fotoğraflarını çektim. Sonra dosyayı yerine bıraktım; hiçbir şeye dokunmamış gibi görünmeliydi.
Kapıyı kapatıp çıktığımda ellerim titremeyi bıraktı. Titreme yerine başka bir şey geldi: kararlılık.
Eve döndüm. Çocuklar “Babam nerede?” diye sordu. Gözlerine baktım. “Babamız bir süre ayrı kalacak,” dedim. “Ama biz iyiyiz. Ben buradayım.”
O gece uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım: Kendime bir çay koydum. Masaya oturdum. Kağıtları önüme serdim. Ve ertesi gün ilk iş bir avukatın kapısını çaldım.
Avukat belgeleri görünce kaşları kalktı. “Bu sahte imza ise,” dedi, “bu dava sadece boşanma değil. Bu… suç.”
“Öyleyse,” dedim, “ben artık sadece terk edilen kadın değilim. Ben sekiz yılını veren biriyim. Ve beni ‘uğraşamaz’ sananlara göstereceğim.”
Haftalar içinde her şey açığa çıktı. Sigorta evraklarındaki oynama, imza taklidi, gizli alınan kira sözleşmeleri… Davut’un “yeni hayatı” sandığı şey, aslında üst üste dizilmiş yalanlardan ibaretti. Karşı tarafın “çok sevgi” dediği şeyin içinde hesap vardı.
Mahkeme günü geldiğinde Davut karşımda durdu. Yürüyordu. Dimdik. Bana bakmaya çalıştı ama bakışlarını kaçırdı. Belki ilk kez “kurtulduğunu” değil, yakalandığını hissediyordu.
Hakim soruları sorduğunda Davut bazı şeyleri inkâr etmeye çalıştı. Ama kanıtlar konuştu. Nurten tanıklık etti. Belgeler konuştu. Not konuştu. Ve en önemlisi… ben sustuğum yerden konuşmaya başlamıştım.
Duruşma çıkışında Davut yanıma yaklaşmak istedi. “Ben sadece…” diye başladı.
Elimi kaldırdım. “Sekiz yıl boyunca ben sadeceydim,” dedim. “Ben sadece baktım, sadece taşıdım, sadece sustum. Şimdi sıra sende. Sen sadece sonuçlarını yaşayacaksın.”
O gün eve döndüğümde çocuklarım kapıya koştu. Sarıldılar. Benim içimde bir yer hâlâ acıyordu, evet. Ama artık o acı beni yıkmıyordu. Bana yön veriyordu.
Aynaya baktım. Yorgun bir yüz gördüm. Ama aynı zamanda güçlü bir yüz. Kendimi “bırakmış” değildim. Ben, sekiz yıl boyunca bir insanı hayatta tutmuştum. Eğer birini tekrar ayağa kaldırabildiysem… kendimi de kaldırabilirdim.
Ve o gece şunu anladım: Davut yürümeyi öğrendiğinde beni bırakmadı. Davut, vicdanını hiç öğrenemediği için gitti. Ama ben… kendimi yeniden seçmeyi öğrendim.
Hayat bazen birini ayağa kaldırırken, seni dizlerinin üstüne çökertebilir. Mesele, oradan kalkıp kalkamadığındır.
Ben kalktım.
Bu sefer, kimse için değil— kendim için.