BÖLÜM 1
—İn aşağı, baba. Beni burada biri gelip alacak — dedi oğlum ve beni, sanki yırtık bir poşetmişim gibi, çöp alanının önüne bıraktı.
Benim adım Mehmet Yılmaz. 82 yaşındayım ve hâlâ bazı sabahlar, eşim Ayşe’nin mutfakta kahve öğüttüğünü sanarak uyanıyorum. Oysa o bir yıl önce öldü. Artık zihnim eskisi gibi çalışmıyor. Bazen Safranbolu’daki evimizin kiremitlerine yağan yağmurun kokusunu net hatırlıyorum ama daha yeni yemek yedim mi, duş aldım mı ya da karşımda duran kişi oğlum mu yoksa yabancı mı, onu hatırlayamıyorum.
O gün Emre sabah erken odama girdi. Gömleği düzgün düğmeliydi ama gözlerinin altı çökmüştü; sanki bütün gece kendi içiyle savaşmıştı.
—Kalk baba. Kontrole gidiyoruz — dedi, ayakkabılarımı giydirirken.
İnandım. Neden inanmayacaktım ki? Bayram panayırında omuzlarında taşıdığım çocuk oydu. İlk okul formasını almak için saatimi satan, annesinin hastane yatağında “babamı asla yalnız bırakmayacağım” diye söz veren oydu.
Mutfakta Emre’nin eşi Elif vardı. Beni hiç görmüyormuş gibi lavabonun yanında kollarını kavuşturmuş duruyordu.
—Bugün her şey belli olacak, Emre — dedi sessizce ama ben duydum.
Emre çenesini sıktı.
—Başlama.
—Hayır, sen başlama. Ben de bu ailenin bir parçasıyım. Bugün bir şey yapmazsan, döndüğünde beni burada bulamayacaksın.
Tam anlayamadım. Zihnim sis içindeydi. Ayşe’yi sordum.
Elif kuru bir kahkaha attı.
—Gördün mü? Artık kimin yaşadığını bile bilmiyor.
Emre kolumdan tuttu ve beni dışarı çıkardı. Eski beyaz minibüs çalışır haldeydi. Sabahın soğuk havası odun ve taze ekmek kokan mahallelerin arasından geçiyordu. Her zamanki gibi sağlık ocağına gideceğimizi sandım. Ama bir süre sonra şehir merkezine değil, eski stabilize yola saptığımızı fark ettim. Şehrin dışındaki boş arazilere doğru gidiyorduk.
—Oğlum… doktor burada mı? — dedim.
Emre cevap vermedi. Direksiyonu sıkıca tutuyordu.
—Yeni bir yer bulduk baba. Orada daha iyi bakıyorlar sana.
Yol sertleşti. Koku önce geldi: çürük, keskin, yanmış plastik gibi. Sonra görüntü: devasa bir çöp depolama alanı, zayıf köpekler, çöplerin üstünde bekleyen akbabalar, griye dönmüş toprak.
—Emre… burası doktor değil.
Minibüsü durdurdu. Bir an zihnim açıldı sanki; içimdeki sis aralanmıştı. Oğlumun sessizce ağladığını gördüm.
—Affet baba — dedi kısık sesle — artık yapamıyorum.
Beni indirmesine yardım etti. Üzerimde Ayşe’nin camiye giderken giy diye aldığı mavi gömlek vardı. Rüzgâr, ayaklarımın etrafında kirli kâğıtları sürüklüyordu.
Emre elime buruşturulmuş 600 lira sıkıştırdı.
—Bununla birkaç gün idare et. Birileri seni bulur… sosyal hizmetler, polis… kim olursa. Ama ben artık geri gelemem.
—Ben senin babanım — dedim. Ve bu üç kelime, hayatımın tamamından daha ağır geldi.
Araca geri bindi.
—Elif gider yoksa. Benim de yaşama hakkım var.
Araba, ben dokunamadan uzaklaştı. Koşmaya çalıştım ama dizlerim çözüldü. Çöp ve pisliğin arasında dizlerimin üzerine yığıldım.
Minibüs toz bulutunun içinde kayboldu. O an anladım: oğlum beni muayeneye değil, yokluğa bırakmıştı.
Ve en kötüsü daha yeni başlıyordu.
BÖLÜM 2
Çöplerin arasında amaçsızca yürüdüm. 600 lirayı Beatriz’in eliymiş gibi sıkı sıkı tutuyordum. Bazen olanları çok net hatırlıyor, göğsüm parçalanıyordu; bazen ise Emre’nin sadece ilaç almaya gidip birazdan döneceğine inanıyordum. Hastalığımın acı tarafı buydu: her şeyi unutturuyordu ama acıyı unutturmuyordu.
Utanç hissediyordum. Kokumdan, titreyen ellerimden, camiye gider gibi giyinmiş hâlimden utanç… Kirli bebek bezleri, kırık şişeler ve sineklerin ortasında bir yabancı gibi duruyordum. Bir köpek yaklaştı, kokladı ve sonra uzaklaştı; sanki o bile benim ne kadar terk edilmiş olduğumu anlamıştı.
Saatler geçti. Güneş yükseldi. Susadım. Eski bir lastiğin üzerine oturdum ve kendi kendime konuşmaya başladım. Ayşe’den özür diliyordum; çünkü oğlu ona verdiği sözü tutmamıştı. Emre’den özür diliyordum; çünkü hastalığım onu da parça parça etmişti. Parça parça hatırlıyordum: geceleri bağırdığımı, onu tanımadan vurduğumu, yatağı ıslattığımı… Elif’in bir kapının arkasında ağlayıp “Bu evde ilaç ve bez kokusu varken çocuk yapamam” dediğini…
Ama hiçbir şey, yaşlı ve hasta bir adamı belediye çöplüğüne bırakmayı haklı çıkaramazdı.
Akşamüstü iki çöp toplayıcı beni buldu. Biri İlyas, diğeri Murat’tı. İlyas omzunda çuval taşıyordu, Murat’ın başında eski bir şapka vardı. Dikkatlice yaklaştılar.
Öğrenince Duygulandıran Bir Davranış Sergiledi
Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor
Kızılcık Şerbeti Oyuncusu