Altı ay önce boşandıktan sonra eski kocam beni arayıp düğününe davet etti.

— Ben de boşandıktan sonra öğrendim.

— O zaman neden bana söylemedin?

— Çünkü sen herkese benim kısır olduğumu anlatmakla çok meşguldün.

Cansu’nun dudakları aralandı.

İlk çatlak tam o anda oluştu.

Kerem yeni hayatını o yalanın üstüne kurmuştu.

Zavallı Kerem… Soğuk bir kadınla evliydi ve çocuk sahibi olamıyordu.

Cesur Kerem… Genç ve sadık bir kadınla hayatını yeniden kuruyordu.

Cömert Kerem… Bana “hak ettiğimden fazlasını” bırakmıştı.

Ben ise konuşmasına izin verdim.

Röportaj vermesine izin verdim.

Sosyal medyada hikâyeler paylaşmasına, sözleşmeler imzalamasına, hesaplar taşımasına, düğünüyle övünmesine ve benim ismimi bir ibret hikâyesi gibi anlatmasına izin verdim.

Kerem’in unuttuğu tek şey, onunla evlenmeden önce kim olduğumdu.

Ben süs olsun diye yanında taşıdığı bir eş değildim.

Şirket yemeklerinde gülümseyen “Elif Arslan” değildim sadece.

Ben adli mali denetim uzmanıydım.

Ve Arslan Holding’in hâlâ çözülmemiş bir sorunu vardı: Babam ölmeden önce kurduğu Demir Vakfı.

Kerem’in izinsiz şekilde teminat olarak kullandığı aynı vakıf.

Cansu’nun da sahte imzalarla manipüle etmeye yardım ettiği, benim ise asla kontrol etmeyeceğimi sandıkları o vakıf.

Kerem yutkundu.

— Ne istiyorsun?

— Senden hiçbir şey istemiyorum.

— O zaman neden bütün bu tiyatro?

— Beni sen aradın.

Cansu onun kolunu sıktı.

— Kerem, gidelim. Herkes bizi bekliyor.

Yorgun bir gülümsemeyle başımı salladım.

— Evet, gitmelisiniz. Misafirleriniz, damadın neden eski karısının bir kız çocuğu doğurduğunu öğrenince düğünden kaçtığını merak ediyordur.

Tam o anda Kerem’in telefonu titredi.

Sonra Cansu’nunki.

Ardından koridorda hızlı ayak sesleri duyuldu.

Koyu renk takım elbiseli bir adam kapıda belirdi.

— Kerem Arslan?

Kerem olduğu yerde dondu.

Adam elindeki zarfı kaldırdı.

— Hakkınızda açılan dava ve resmî bildirim tarafınıza iletilmiştir.

Cansu geri çekildi ama adam ikinci bir zarf çıkardı.

— Sizin için de, Cansu Yılmaz.

Cansu’nun nefesi kesildi.

Kerem yüzü darmadağın olmuş halde bana döndü.

— Ne yaptın sen?

Kızımın alnına küçük bir öpücük kondurdum.

— Bana ait olanı korudum.

Ve onlar için asıl kâbus daha yeni başlıyordu.

BÖLÜM 3
Asıl aşağılanma mahkeme salonunda yaşanmadı.

Canlı yayında yaşandı.

Kerem ve Cansu’nun düğünü, yurt dışından katılamayan akrabalar için internet üzerinden yayınlanıyordu. Damat nikâh salonundan koşarak çıktığında kimse kamerayı kapatmadı. Kırk dakika sonra yüzü kül renginde, damatlığı kırışmış halde geri döndüğünde de kimse yayını durdurmadı.

Salondaki iki yüz davetli, Cansu’nun onun arkasından girişini izledi. Duvağı kaymıştı, elleri boştu.

Nikâh memuru törene devam edip edemeyeceklerini sordu.

Tam o anda Kerem’in annesi, Sema Hanım, ön sıradan ayağa kalktı.

— Neredeydin sen?

Kerem cevap vermedi.

Ama telefonu, yanlışlıkla salonun ses sistemine bağlı olduğu için gelen çağrıyı hoparlörden vermeye başladı.

Avukat Demir’in sesi, beyaz çiçeklerin, fısıltıların ve duaların arasında yankılandı.

— Sayın Kerem Arslan, hakkınızda dolandırıcılık, evrakta sahtecilik, güveni kötüye kullanma ve evlilik ortaklığına ait mal varlığını gizleme suçlarından dava açılmıştır. Ayrıca Demir Vakfı’na bağlı hesapların derhâl dondurulmasını talep ediyoruz.

Salon bir anda fısıltılarla doldu.

Cansu telefonu kapmaya çalıştı.

— Kapat şunu Kerem!

Ama artık çok geçti.

Mesaj eklerinden bir ses kaydı otomatik olarak açıldı. Hastane odasındaki benim sesimdi; yorgun ama sakindi.

— Ve lütfen yönetim kuruluna bildirin… Kerem Arslan’ın yeni doğan kızı, vakfın asıl şartları gereği resmî mirasçı olarak kayda geçirilmiştir.

Kerem telefona atıldı ama sağdıcı ondan önce davrandı.

Ekranda banka transferleri görünüyordu.

Sahte imzalar.

Kerem ve Cansu arasında geçen mesajlar.

“Elif tamamen çöktü, savaşacak hâli kalmadı.”

“Biz evlenince artık hiçbir şey yapamaz.”

“İstediği kadar bağırsın, kimse ona inanmaz.”

Bir de Kerem’in benim çocuk sahibi olamayacağımı kanıtlamak için kullandığı sahte sağlık raporları vardı. Cansu’nun, iş dünyasındaki tanıdıklara benim hakkımda “başarısız ve kin dolu kadın” dedikoduları yaymasını önerdiği mesajlar…

Davetteki herkes her şeyi gördü.

Arslan Holding’in yönetim kurulu da ön sıralarda oturuyordu.

Kerem’in babası, Nihat Bey, yavaşça ayağa kalktı. Yüzü utançtan kıpkırmızıydı.

— Elif’in vakfını mı kullandın sen?

— Baba, açıklayabilirim…

— Demir ailesine ait belgelerde sahtecilik mi yaptın?

Cansu ağlamaya başladı.

— Biz sadece birlikte olmak istedik…

Sema Hanım ona, beyaz bir elbisenin altındaki pisliği görmüş gibi baktı.

— O kolyeyi çıkar. O kolye Elif’indı.

Cansu ellerini boynuna götürdü.

İki güvenlik görevlisi yanlarına yaklaştı.

Ve tam o anda Cansu çöktü.

— Kerem bana Elif’in tamamen bittiğini söyledi! diye bağırdı. Hesaplardan hiçbir zaman anlamayacağını, şirkete geri dönemeyeceğini, artık önemsiz biri olduğunu söyledi!

Kerem öfkeyle ona döndü.

— Sus artık!

Ama artık iş işten geçmişti.

O gece düğün iptal edildi.

Pazartesi günü Kerem, soruşturma süresince genel müdürlük görevinden uzaklaştırıldı. Cuma günü ise çalınan belgeler, sahte onaylar ve banka hareketleri savcılığın eline ulaşmıştı.

Kerem benimle anlaşmaya çalıştı.

Önce para teklif etti.

Sonra benimle görüşmek istedi.

Ardından kızımızın velayeti için savaşacağını söyledi.

Ama hâkim; onun kamuoyuna söylediği yalanları, yaptığı dolandırıcılığı ve öz kızının hakkı olan mal varlığını bile saklamaya çalıştığını gördü. Sonuç olarak sadece gözetimli görüş hakkı alabildi.

Altı ay sonra, Kerem’in “asla sende kalmaz” dediği boğaz manzaralı dairenin balkonunda duruyordum.

Kızım kollarımda huzurla uyuyordu. Sıcacık, sakin ve güvendeydi.

Arslan Holding’in yönetimi değişmişti. Para yeniden vakfa aktarılmıştı. Cansu’nun pırlantaları açık artırmada satılmış, geliri hukuk mücadelesi veren kadınlara bağışlanmıştı. Kerem ise Maslak’ta küçük bir kiralık dairede yaşıyor, mahkeme gününü bekliyor ve artık hiçbir kapıyı açmayan soyadına tutunmaya çalışıyordu.

Telefonum titredi.

Mesaj ondan gelmişti.

“Beni mahvetmeye değer miydi?”

Kızımın yüzüne baktım ve hiçbir nefret hissetmedim.

Sadece huzur.

Ona kısa bir cevap yazdım:

“Kendini sen mahvettin. Ben sadece kanıtları sakladım.”

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Reklamlar