Annem ben dört yaşındayken öldü. Bana söylenen buydu: yağmurlu bir gece, kırmızı ışıkta geçen bir kamyon ve geri dönüşü olmayan bir çarpışma. O geceden sonra hayatımda tek bir sabit vardı: üvey babam Kemal.
Biyolojik babam, annem hamileyken ortadan kaybolmuş. Onu hiç tanımadım. Ama Kemal’i hep tanıdım. İki yaşımdayken hayatımıza girmiş, annemle sessizce evlenmişler. Çocuk hafızamda annemin yüzü puslu, ama Kemal hep netti. Sabah kahvaltıları, okul gösterilerinde en önde alkışlayan eller, düşüp dizimi kanattığımda beni sırtına alışı… Biri beni sorduğunda tereddütsüz “Kızım” derdi.
Annemin ölümü hakkında anlattığı hikâye hiç değişmedi. Yağmur. Kırmızı ışık. Hızlı bir kamyon. “Hiç şansı yoktu,” derdi her seferinde. O cümle yıllarca içimde ağır bir taş gibi durdu ama Kemal’in sevgisi o taşı taşınabilir kıldı.
Yıllar geçti. Üniversite, iş, hayat… Kemal yaşlandı. Hastalandığında yanına taşındım. Bu kez roller değişmişti; ilaç saatlerini ben takip ediyor, geceleri ben başında bekliyordum. Bir akşam elimi tuttu, “Sana iyi bir baba olabildim mi?” diye sordu. Gözlerim dolarak “Dünyadaki en iyi babaydın,” dedim. Gülümsedi. Birkaç hafta sonra, 78 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Cenazesi kalabalıktı. Mahalleden esnaf, eski iş arkadaşları, komşular… Herkes onun ne kadar dürüst ve iyi bir adam olduğunu anlatıyordu. Tam kalabalık dağılırken, tanımadığım yaşlı bir adam yanıma yaklaştı. Üzerinde eski bir pardösü vardı. Başsağlığı dilemedi. Eğildi ve neredeyse fısıltıyla konuştu:
“Annenize gerçekte ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız, Kemal Bey’in garajındaki çalışma masasının alt çekmecesine bakın.”
Sonra arkasını dönüp gitti.
O an donup kaldım. Kalbim hızla çarpmaya başladı. “Gerçekte ne olduğunu…” Ne demekti bu? Yıllarca dinlediğim hikâye bir yalan mıydı?
O gece miras kalan eve döndüğümde kendimi tutamadım. Garaja indim. Kemal’in her şeyi düzenliydi; aletler askısında, yağlı bezler katlı. Çalışma tezgâhının alt çekmecesini yavaşça çektim.
İçinde sararmış bir dosya, eski bir kaset ve küçük, kilitli bir metal kutu vardı. Ellerim titreyerek dosyayı açtım. Polis tutanakları… Kaza raporu… Ama raporun bazı satırları fosforlu kalemle işaretlenmişti: “Fren izine rastlanmadı.” “Araçta mekanik arıza ihtimali.” “Şoför olay yerinden kaçtı.”
Başım dönmeye başladı. Kemal bana hep kırmızı ışıkta geçen bir kamyondan söz etmişti. Ama burada kamyon şoförünün bulunamadığı yazıyordu. Ayrıca raporun ekinde bir ifade vardı. İmza Kemal’e aitti. Tarih, kazadan iki gün sonraydı.
Metal kutunun anahtarı dosyanın arasındaydı. Kutuyu açtım. İçinden bir mektup çıktı. Zarfın üzerinde benim adım yazıyordu. Tarih ise beş yıl öncesine aitti.
Nefesimi tutarak mektubu açtım.
“Canım kızım,” diye başlıyordu.
“Eğer bunu okuyorsan, demek ki artık sana gerçeği anlatmam gerekiyor. Annenin ölümü bir kazaydı ama sana anlattığım kadar basit değildi. O gece kamyonu kullanan kişi kaçmadı. Onu ben buldum.”
Gözlerim satırlarda kayarken kalbim kulaklarımda atıyordu devamı icin sonrki sayfya gecinz...