Annem otuz kış boyunca aynı yıpranmış paltoyu giydi. Cenazesinden sonra ceplerini kontrol ettiğimde dizlerimin üzerine çöktüm.

Annem otuz kış boyunca aynı yıpranmış paltoyu giydi. Cenazesinden sonra ceplerini kontrol ettiğimde dizlerimin üzerine çöktüm.

Otuz sekiz yaşındayım. Hayatımın büyük kısmını, o paltonun gölgesinden kaçmaya çalışarak geçirdim. Kömür grisi, dirsekleri incelmiş, manşetleri tüylenmiş o eski yün palto… Çocukluğumun utancıydı. Annem beni tek başına büyütmüştü. Sabahları erkenden işe gider, akşamları yorgun ama dimdik dönerdi. Ve her seferinde o palto üzerindeydi.

On dört yaşındayken ondan beni okulun bir sokak ötesinde indirmesini istemiştim. Arkadaşlarım yamaları görmesin diye. O ise direksiyona yaslanıp yorgun bir gülümsemeyle, “Soğuktan koruyor ya bebeğim, önemli olan bu.” demişti. O zamanlar bunu anlamamıştım. Fakir görünmekten nefret ediyordum. O paltoyu da.

Yıllar geçti. Çok çalıştım. Mimarlık fakültesini kazandım, mezun oldum, iyi bir firmada işe girdim. İlk maaşımla ona pahalı bir kaşmir trençkot aldım. Vitrinde gördüğümde, “Annem artık böyle giyinmeli,” demiştim içimden. Zarifti. Şıktı. Bizim artık geride bıraktığımız hayatla hiçbir ilgisi yoktu.

Paketi açtığında gözleri dolmuştu. “Çok güzel,” demişti. Ben de gururla dolaba asmıştım.

Ama ertesi sabah işe giderken yine o eski paltoyu giymişti.

O gün tartıştık. Ona artık o yoksul aile olmadığımızı söyledim. İnsanların hâlâ bize acıyarak baktığını sandığımı anlattım. O sadece sustu. Gözlerinde kırgın bir ifade vardı ama tek kelime etmedi.

Altı ay sonra, bir sabah iş yerindeyken telefonum çaldı. Hastaneydi. Annem kalp yetmezliği nedeniyle yoğun bakıma alınmıştı. Rutin kontrollerini aksattığını o gün öğrendim. “Erken teşhis edilseydi…” dedi doktor. O cümle yarım kaldı ama ben tamamını duydum.

Onu kaybettim.

Cenazeden sonra küçük evine tek başıma gittim. Salon sessizdi. Mutfakta hâlâ onun kullandığı çaydanlık duruyordu. Kapının arkasında palto asılıydı. Sanki birazdan kapıyı açacak ve “Üşüttün mü?” diye soracakmış gibi.

İçimde bir öfke kabardı. Hem ona hem kendime. “Neden?” diye fısıldadım. “Neden o palto?”

Atmak için askıdan çektim.

Ama ağırdı.

Yün bir paltonun taşıyamayacağı kadar ağır.

Elimi astarın içine gezdirdim. Parmaklarım dikişlere takıldı. İçeride ekstra cepler vardı. Daha önce fark etmediğim, özenle elde dikilmiş gizli cepler. Şişkindi.

Birini yokladım. Kağıt hissi.

Elimi içeri soktuğumda lastik bantla tutturulmuş zarflar çıktı. Otuz tane. Birden otuza kadar numaralandırılmış. Ne pul vardı ne adres.

Dizlerimin üzerine çöktüm.

“1” numaralı zarfı açtım.

“Bu paltoyu neden bu kadar çok sevdiğimi gerçekten anladığında, ben artık burada olmayacağım. Lütfen beni yargılamadan önce tüm mektupları oku ve benim için son bir şeyi daha yap.”

Nefesim kesildi.

İkinci mektubu açtım.

“Bu paltoyu ilk aldığımda yirmi sekiz yaşındaydım. Sen henüz üç yaşındaydın. Baban bizi yeni terk etmişti. O gün, elimdeki son parayla iki şey arasında seçim yaptım: Kendime kalın bir palto almak ya da senin kreş taksidini ödemek. İkisini birden karşılayamıyordum. Kreşi seçtim. Sonra tezgâhtaki en ucuz, en dayanıklı paltoyu aldım.”

Gözyaşlarım kâğıdın üzerine damladı devamı icin sonrki syfaya gecinz...

Reklamlar