Babamın adı Selçuk‘tu.
Annem onu hayatımızdan uzak tutmaya çalışmıştı. Çünkü Selçuk yıllar önce onları terk etmiş, ancak annemin hamile olduğunu öğrendikten sonra tekrar dönmek istemişti. Annem bunu kabul etmemişti.
Sonra Selçuk tehdit etmeye başlamıştı.
Cemil, annemin korktuğunu ama bana bir şey belli etmediğini anlatıyordu.
“Annen sana zarar gelmesin diye sustu,” diyordu kayıtta. “Ben de onun yanında durmaya çalıştım.”
Bir akşam Selçuk’un annemle tartıştığını, tartışmanın büyüdüğünü ve annemin merdivenlerden düştüğünü anlatıyordu.
Cemil olay yerine geldiğinde annem ağır yaralıydı.
Hastaneye kaldırılmıştı.
Doktorlar onun yaşama ihtimalinin çok düşük olduğunu söylemişti.
Fakat asıl korkunç olan bundan sonra olmuştu.
Cemil, Selçuk’un olayın duyulması halinde beni de alıp götürmekle tehdit ettiğini anlatıyordu.
“Annen son saatlerinde bana bir şey söyledi,” dedi Cemil’in sesi. “Sana iyi bakmamı istedi. Sana gerçeği anlatmamamı değil… önce seni büyütmemi istedi.”
Gözyaşlarım artık durmuyordu.
Kasetin devamında Cemil, olayın resmi kayıtlara farklı şekilde geçtiğini söyledi. Bazı insanların aileyi korumak için gerçeği örtbas ettiğini, olayın bir trafik kazası gibi gösterildiğini anlattı.
Ama bir şey kafama takılmıştı.
“Peki neden bana hiç anlatmadın?”
Kasetteki ses sanki bu soruyu yıllar önce duymuş gibi cevap verdi.
“Çünkü sen dört yaşındaydın. Sana annenin nasıl öldüğünü anlatmak, seni korkuyla büyütmek demekti. Seni korumak için sustum. Sonra yıllar geçti. Sana her baktığımda gerçeği söylemek istedim ama artık seni kaybetmekten korkuyordum. Beni sadece baban olarak hatırlamanı istedim.”
Kaset burada bitmedi.
Cemil son olarak yaşlı adamdan söz etti.
“Cenazemde sana yaklaşacak adamın adı Rıza. O, annenin son günlerini bilen birkaç kişiden biri. Eğer gerçeği öğrenmek istiyorsan ona güvenebilirsin.”
Kaseti durdurduğumda uzun süre kıpırdayamadım.
Ertesi sabah Rıza’yı bulmak için cenazede dağıtılan eski telefon listesini karıştırdım. Sonunda ona ulaştım.
Buluştuğumuzda hiçbir şey sormama gerek kalmadan konuşmaya başladı.
“Cemil’in bunu sana anlatması gerekiyordu,” dedi. “Ama seni korumak istedi.”
Rıza bana annemin son günlerinde yazdığı bir mektup verdi.
Mektubu açtığımda ilk cümlede adımı gördüm.
“Canım kızım…”
Devamını okumakta zorlandım.
Annem, beni ne kadar sevdiğini, Cemil’in bana sahip çıkacağına güvendiğini ve bir gün büyüdüğümde gerçeği öğrenirsem Cemil’i suçlamamam gerektiğini yazmıştı.
Çünkü Cemil’in yaptığı şey, ona göre bir yalan değil, çaresizce verilmiş bir sözdü.
Mektubun son satırında ise şunlar yazıyordu:
“Bir gün geçmişimi öğrenirsen, hayatını geçmişimin üzerine kurma. Seni büyüten insanın sevgisini unutma. Çünkü insanı yalnızca kan bağı değil, verdiği emek ve tuttuğu söz de aile yapar.”
Mektubu göğsüme bastırıp uzun süre ağladım.
O gün garaja geri döndüm.
Çekmeceyi kapattım.
Cemil’in yıllar boyunca kullandığı çalışma masasının başında oturdum ve ilk kez onun bana neden hiçbir zaman biyolojik babamdan söz etmediğini gerçekten anladım.
Beni kandırmak istememişti.
Beni korumaya çalışmıştı.
Evet, annemin ölümünün gerçeğini benden saklamıştı. Ama aynı zamanda hayatını bana adamış, verdiği sözü son nefesine kadar tutmuştu.
Aylar sonra annemin mezarının başına gittim.
Yanına Cemil’in mezarından aldığım küçük bir toprak parçasını bıraktım.
“Anne,” dedim, “seni kaybettiğim günü hatırlamıyorum. Ama beni seven insanları hatırlıyorum.”
Bir süre sustum.
“Cemil seni hiçbir zaman unutmamış. Ben de onu unutmayacağım.”
O gün geçmişin bütün acılarını değiştiremedim.
Ama onlarla nasıl yaşayacağımı öğrendim.
Çünkü bazı gerçekler insanın hayatını yıkmak için değil, yıllardır anlam veremediği parçaları yerine oturtmak için ortaya çıkar.
Ve ben, annemin ölümünün ardındaki gerçeği öğrendiğimde aslında başka bir gerçeği de anlamıştım:
Beni büyüten adam, bana verdiği sözü hayatı pahasına tutmuştu.