Babam öldüğünde bana bıraktığı tek şey küçük, eski bir anahtardı. Ne para, ne ev, ne de değerli bir eşya… sadece avucuma bıraktığı o soğuk metal parçası ve söylediği tek bir cümle vardı:
“Zamanı gelince kullan.”
Ne demek istediğini sormuştum ama cevap vermemişti. Gözlerini kapatmış, sessizce gitmişti.
Babam hayatı boyunca gizemli bir adam değildi aslında. Tam tersine oldukça sıradan biriydi. Küçük bir marangoz atölyesi işletirdi, akşamları erken eve gelirdi, televizyon karşısında çay içerdi. Annem ben küçükken vefat etmişti ve o günden sonra ikimiz sakin bir hayat sürmüştük.
Bu yüzden anahtar bana hiçbir zaman anlamlı gelmedi.
Yıllarca çekmecemin içinde durdu. Bazen elime alır, inceler, sonra geri koyardım. Üzerinde ince bir ağaç sembolü vardı. Ama bu sembol bana hiçbir şey hatırlatmıyordu.
Hayat devam etti.
Ben büyüdüm, şehir değiştirdim, iş buldum. Babamın eski evi ise yıllarca boş kaldı. Sonunda bir gün satmaya karar verdim. Eve son kez gidip eşyaları toplamak gerekiyordu.
Evin kapısını açtığımda içeri yayılan o eski ahşap kokusu bir anda çocukluğumu geri getirdi. Duvarlar aynıydı, zemin aynıydı, hatta mutfaktaki küçük masa bile yerindeydi.
Saatlerce eski eşyaları kutulara koydum. Çocukluk oyuncaklarım, babamın eski aletleri, sararmış fotoğraflar…
Akşam olmak üzereydi.
Son olarak babamın atölyesine girdim.
Burası evin arkasındaydı. Küçük ama düzenli bir yerdi. Babam her aletini titizlikle yerleştirirdi. Çekmeceler, raflar, talaş kokusu… her şey sanki hâlâ onun nefesini taşıyordu.
Rafları boşaltırken bir şey fark ettim.
Atölyenin arka duvarında büyük bir ahşap dolap vardı. Çocukken defalarca görmüştüm ama babam o dolabı hiçbir zaman açmazdı. Kilitliydi ve “eski eşyalar var” deyip geçiştirirdi.
Dolabın kapısındaki kilidi görünce içimde garip bir his oluştu.
Anahtar deliği… benim anahtarıma benziyordu.
Bir an durdum.
Sonra cebimden o eski anahtarı çıkardım. Onu neden yanımda getirdiğimi bilmiyordum ama sanki içimde bir yer bunun için olduğunu biliyordu.
Anahtarı kilide soktum.
Tık.
Kilidin içinden gelen ses yılların sessizliğini bozdu.
Kapıyı yavaşça açtım.
Dolabın içinde sandık vardı.
Eski, koyu renkli, ağır bir sandık.
Üzerinde yine aynı ağaç sembolü vardı.
Kalbim hızlanmaya başladı.
Sandığın kapağını kaldırdım.
İçinde para ya da altın yoktu.
Sadece eski fotoğraflar, mektuplar ve sararmış bir defter vardı.
Defteri elime aldım.
İlk sayfayı açtığımda babamın el yazısını gördüm.
“Eğer bunu okuyorsan, demek ki sonunda o anahtarı kullanmaya karar verdin.”
Yutkundum.
Sayfayı çevirdim.
“Bu sandığı sana bırakmamın nedeni zenginlik değil. Sana gerçeği bırakmak istedim.”
Gerçek?
Kalbim hızlandı....
Karanfil ve Limon Kolajen İçeceği:
İşte Anadolu'nun unutulan nimeti
yürekleri yakan haber