Elif’in yüzü cayır cayır yanıyordu. Etrafındaki kalabalık ondan uzaklaştı, sanki bir cüzzamlıymış gibi ona bakıyorlardı. Birisi arkadan ‘Bu iğrenç şeyle buraya nasıl gelebildin?’ diye seslendi. Elif’in gözleri doldu, boğazı düğümlendi. Kaçıp gitmek, yerin dibine girmek istiyordu. Tam o sırada müzik aniden kesildi. Herkes şaşkınlıkla sahneye baktı. Okul müdürü Selim Bey, elinde mikrofonla kürsüye çıkmıştı. Yüzünde daha önce hiç görülmemiş sert ve hüzünlü bir ifade vardı.
Selim Bey mikrofonu düzeltti ve derin bir sessizlik sağlandıktan sonra konuşmaya başladı: ‘Eğlenceye devam etmeden önce, hepinize bir şey göstermem ve bir gerçeği anlatmam gerekiyor.’ dedi. Bakışlarını Elif’e çevirdi ve devam etti: ‘Bugün burada en pahalı elbiseleri giyenleriniz var. Ama hiçbirinizin elbisesi, Elif’inkinin yanından bile geçemez. Siz o elbiseyi paçavra sanıyorsunuz ama o elbise, bu okulun kütüphanesini gizlice yaptıran, durumu olmayan arkadaşlarınızın burslarını maaşından arttırarak ödeyen Kemal Efendi’nin mirasıdır.’
Salon bir anda buz kesti. Pelin’in yüzündeki o küstah gülümseme yerini derin bir şoka bıraktı. Selim Bey gözyaşlarını tutmaya çalışarak devam etti: ‘Kemal Bey ölmeden önce bana geldi. Tek isteği Elif’in bu gece burada mutlu olmasıydı. O gömlekler, onun bu hayattaki tek varlığıydı. Elif bugün burada babasının dürüstlüğünü, emeğini ve asaletini taşıyor. Eğer birine gülecekseniz, o yüreğe sahip olmadığınız için kendinize gülün.’
Konuşma bittiğinde salonda çıt çıkmıyordu. Az önce Elif’le dalga geçen öğrenciler başlarını öne eğmişlerdi. Birkaç saniye süren o ağır sessizliğin ardından, salonun en arkasından bir alkış koptu, sonra tüm okul Elif’i ayakta alkışlamaya başladı. Elif ise babasının gömleğinin yakasını sıkıca tutmuş, babasının kokusunu içine çekerken sonunda gülümsüyordu. O gece, en güzel elbise pahalı olan değil, içinde en çok sevgi barındıran elbiseydi.