Benim adım Hüseyin. Yetmişi çoktan geçtim

Benim adım Hüseyin Karaca. Yetmişi çoktan geçtim. Aynaya baktığımda gördüğüm adamla içimde hâlâ yaşayan adam aynı değil. Aynadaki adam yorgun, kamburu çıkmış, elleri çatlak. İçimdeki adam ise hâlâ o eski tarlalarda koşan, oğlunu omzuna alan, geleceğe umutla bakan Hüseyin.
Her sabah bu yol kenarına sandığımı koyarım. Köyün girişidir burası. Asfaltın tozu toprağa karışır. Kamyonlar geçer, arabalar hızla akar. Ben ise dururum. Domateslerimi dizerim, biberleri yan yana koyarım. Hepsi kendi tarlamdan. Kimyasal bilmem ben. Toprak ne verdiyse odur.
Bazen biri durur, “Hüseyin amca, bugün domates güzel mi?” diye sorar. Güzel derim. Çünkü yalan söyleyemem. Ama içimden “keşke hayat da bu kadar düzgün olsaydı” diye geçiririm.
Eskiden köyde sayılırdım. Sözüm dinlenirdi. Bir düğün olurdu, çağırırlardı. Bir iş düşerdi, Hüseyin’e sorarlardı. Karım Emine, evin direğiydi. Sessizdi ama güçlüydü. Oğlum Murat… İşte her şey orada başladı.
Murat tek evladımdı. Onu gözüm gibi sakındım. Belki de hata buydu. Çocukken sessizdi. Kendi içine kapanık. Diğer çocuklar gibi sokakta koşturmazdı. Bir köşeye oturur, taşlarla oynardı. Emine derdi ki “Bu çocuk çok düşünüyor Hüseyin.” Ben gülerdim. “Akıllı olacak” derdim.
Okula gönderdik. Köy okulundan sonra kasabaya. Ben tarlada çalıştım, Emine dikiş dikti. Murat okusun istedik. Bizim çektiğimizi çekmesin dedik. Ama insan kaderin önüne set çekemiyor.
Liseyi bitirdi. Şehre gitmek istedi. “Baba, burada kalırsam çürürüm” dedi. İçim burkuldu ama ses etmedim. Çünkü ben de gençken gitmek istemiştim. O zamanlar babam izin vermemişti. Ben babam gibi olmak istemedim.
Şehre gitti Murat. İlk zamanlar iyiydi. Arardı, hal hatır sorardı. “İşim var baba” derdi. Sevindim. Emine her akşam onun için dua ederdi. Ama zamanla sesler seyrekleşti. Telefonlar kısa sürdü. Bir gün aradı, “Baba biraz borcum var” dedi. Gönderdim. Bir daha aradı. Yine gönderdim.
Sonra Emine hastalandı. Kanser dediler. Dünyam başıma yıkıldı. Tarlayı bıraktım, onu hastaneye götürdüm. Murat’a haber verdik. Geldi ama gözleri başkaydı. Yerinde duramıyordu. Sürekli telefonuna bakıyordu. O zaman anlamadım. İnsan evladına konduramıyor.
Emine gitti. Toprağa verdik. Ev sessizleşti. Ben Murat’a daha çok sarıldım. O ise daha çok uzaklaştı. Bir gece oturduk. Bana baktı, “Baba senin üzerine bir şeyler yapalım” dedi. Anlamadım. “Ne yapalım oğlum?” dedim.
“Tarla çok değerli. Şehir büyüyor. Bir yatırımcı var. Satmayalım ama kağıt üzerinde bir şeyler yapalım. Para kazanırız.”
Anlamam ben kağıttan. Güvendim. Oğlum dedim. Kanımdan dedim. İmza attım. Okumadım. Sormadım. İşte insanın düştüğü en büyük tuzak budur: kendi evladına körü körüne güvenmek.
Sonra Murat kayboldu. Telefonlar kapalı. Günler geçti. Haftalar. Bankadan kağıt geldi. Tarlanın ipotekli olduğunu öğrendim. Borçlar… Kumar borçları. Oğlum meğer şehre gittiğinden beri kumara bulaşmış. Önce küçük oynamış. Sonra kaybetmiş. Kaybettikçe daha çok oynamış.
Tarlam gitti. Evim gitti. Emine’nin hayali gitti. Murat yoktu. Ben kaldım.
Köyde yüzüme bakamaz oldum. Kimisi acıdı, kimisi “Hüseyin de akılsızmış” dedi. Haklıydılar. Ama en çok kendime kızdım. Geceleri Emine’nin sesini duyar gibi oluyordum. “Okudun mu Hüseyin?” diyordu sanki.
Şimdi işte buradayım. Yol kenarında. Sebze satıyorum. Bir gün Murat gelir mi bilmiyorum. Bazen bir araba yavaşladığında kalbim hızlanıyor. Ama gelen hep yabancı.
Geçen gün bir genç durdu. Domates aldı. Sonra şu cümleyi kurdu ama bu cümle benim içimi yaktı..Devamı sonrki syfda..
Reklamlar