Beş Bebeğimle Terk Edildiğim Gün

Kâğıdı Neriman’ın önüne bıraktım ve gözlerinin içine baktım.

“Bu belgeyi bana neden otuz yıl sonra getiriyorsunuz? Levent neyi biliyordu da benden sakladı?”

Neriman cevap vermeden önce kapının hâlâ açık olduğunu fark etti. Yaşına rağmen ağır ağır doğrulup kapıyı kapattı. Sonra mutfak masama oturdu. Ellerinin titremesi dikkatimi çekiyordu.

“Sibel, anlatacaklarım Levent’in yaptıklarını haklı çıkarmayacak. Ama o gün hastanede yaşananların bilmediğin bir tarafı var.”

Zarfın içindeki fotoğrafı yeniden önüme koydu.

Siyah beyaz fotoğrafta genç bir kadın, iki küçük çocukla birlikte bir bahçede duruyordu. Fotoğrafın arkasındaki solmuş yazıyı okumak için gözlüğümü taktım.

“Levent’in anneannesi ve kardeşleri. İzmir, 1948.”

Fotoğrafı ışığa doğru kaldırdım. Kadının yüzüne dikkatle baktığımda Neriman’a benzeyen çizgiler fark ettim.

“Bu kadın sizin anneniz mi?”

“Evet. Yanındakiler de annemin küçük kardeşleri.”

Neriman derin bir nefes aldı.

“Annemin ailesi Afro-Türk kökenliydi. Ailemizde farklı ten renklerinden insanlar vardı. Annem koyu tenliydi. Ben daha açık tenli doğdum. Levent de bana benzedi. Fakat oğlum aile geçmişimizi biliyordu.”

Boğazım düğümlendi.

“Yani Levent çocuklarımızın görünüşünden şüphelenirken kendi ailesinde de benzer özellikler bulunduğunu biliyor muydu?”

“Biliyordu. Üstelik hastaneye gitmeden önce ona ailemizin eski fotoğraflarını göstermiştim.”

Sandalyemde geriye yaslandım.

Otuz yıl boyunca çocuklarımın görünüşü hakkında söylenen sözlere karşı durmuş, insanların ten renginden aile bağları hakkında hüküm verilemeyeceğini anlatmıştım. Bunun ne kadar doğru olduğunu biliyordum. Ama Levent’in kendi ailesinin geçmişini bilmesine rağmen bizi suçlaması, yaşadığım acıya bambaşka bir anlam kazandırıyordu.

“Peki neden hiçbiriniz konuşmadınız?”

Neriman gözlerini kaçırdı.

“Çünkü ben de korktum. Ailemizin geçmişini saklayarak büyüdüm. Annem bu yüzden çok incitilmişti. Ben aynı şeylerin oğlumun başına gelmesini istemedim. Ama onu koruduğumu sanırken yanlış şeyler öğrettim.”

“Nasıl yanlış şeyler?”

“İnsanların düşüncelerini gerçeklerden daha önemli görmesini öğrettim.”

Bir süre ikimiz de sustuk.

Sonra Neriman, Levent’in imzasını taşıyan kâğıdı eline aldı.

“Bu belgeyi yıllardır saklıyorum. Levent hastaneden ayrıldıktan sonra bir avukatla görüşmeyi düşünüyordu. Babalık testi yaptırmak isteyip istemediğinden bile emin değildi.”

Belgeyi yeniden okudum.

“Çocukların biyolojik babası olup olmadığımı bilmiyorum. Test yaptırmak mümkünse öğrenmek istiyorum ama bu mesele duyulmadan ailemden uzaklaşmak niyetindeyim.”

Cümleyi ikinci kez okurken içimde bir şey koptu.

“Demek bilmiyordu.”

“Kesin olarak bilmiyordu.”

“Bilmiyordu ama beni herkesin önünde suçladı. Beş bebeğini bırakıp gitti. Sonra da gerçeği öğrenmek için hiçbir şey yapmadı.”

Neriman ağlamaya başladı.

Fakat gözyaşları beni yumuşatmadı. Çünkü ben ağlamanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordum.

1996 yılının kışını hatırladım. Çocuklar henüz birkaç aylıktı. Evdeki elektrikli ısıtıcı bozulmuş, tamir ettirecek param kalmamıştı. Beş bebeği aynı odada sıcak tutabilmek için komşumdan ödünç soba istemiştim.

Bir gece Derya’nın ateşi yükselmişti. Diğer dördünü güvenle bırakabileceğim birini bulana kadar kapı kapı dolaşmıştım.

Bora’nın ilk adımlarını, Selin’in okul gösterisini, Oğuz’un ilk karnesini düşündüm. Eren’in babasının neden gelmediğini sorarken yüzüme bakamayışını hatırladım.

Levent bunların hiçbirini görmemişti.

“Şimdi neden geldiniz?” diye sordum.

Neriman çantasından telefonunu çıkardı. Ekranda Eren’in bir fotoğrafını açtı. Oğlum, tamamladığı bir mimarlık projesinin önünde duruyordu.

“Levent geçen hafta bunu gördü. Eren’in kendi mimarlık ofisini açtığını öğrenmiş. Sonra evleneceğini de duymuş.”

“Ve ne olmuş?”

“Onu görmek istediğini söyledi.”

İstemeden güldüm. Ama bu gülüşün içinde sevinç yoktu.

“Oğlum başarılı bir mimar olunca mı babalığı aklına geldi? Çocuklarımın okul çantalarını almak için gece yarılarına kadar dikiş dikerken neredeydi?”

Neriman başını eğdi.

“Bilmiyorum, Sibel. Bunların hiçbirine verecek cevabım yok.”

“Benim de artık onun cevaplarına ihtiyacım yok. Ama çocuklarımın gerçeği öğrenmeye hakkı var.”

Ayağa kalktım.

“Bundan sonra kararları onlar verecek. Hiçbirini babalarıyla görüşmeye zorlamayacağım. Siz de zorlamayacaksınız.”

Neriman sessizce kabul etti.

O akşam beş çocuğumu eve çağırdım.

Eren ilk gelen oldu. Ardından Derya, Bora, Selin ve Oğuz kapıdan içeri girdi. Hepsi otuz yaşındaydı. Artık kendi hayatları, sorumlulukları ve hayalleri vardı.

Çayları masaya koyduğumda Eren yüzüme dikkatle baktı.

“Anne, bir şey mi oldu? Sesin telefonda tuhaftı.”

“Bugün babaanneniz geldi.”

Odanın havası bir anda değişti.

Bora kaşlarını çattı.

“Otuz yıl sonra mı?”

“Evet.”

Fotoğrafı ve belgeyi masaya bıraktım. Neriman’ın anlattıklarını, bir şey eklemeden ve hiçbirini hafifletmeden aktardım.

Çocuklarım uzun süre konuşmadı.

İlk sözü Derya söyledi.

“Yani babamız, kendi ailesinin geçmişini bildiği hâlde bizi görünüşümüz yüzünden reddetmiş.”

“Evet. Ama neden öyle davrandığını en doğru şekilde kendisi açıklayabilir.”

Selin fotoğrafı eline aldı.

“Bu kadın bizim büyük büyükannemiz.”

Başımı salladım.

“Evet.”

“Keşke onu tanıyabilseydik.”

Bu cümle kalbime dokundu.

Çünkü Levent yalnızca çocuklarını babasız bırakmamıştı. Onları aile geçmişlerinin bir bölümünden de uzaklaştırmıştı.

Oğuz sessizliğini bozdu.

“Anne, babamızın gerçekten biyolojik babamız olup olmadığı hiç araştırılmadı mı?”

“Hayır. O yıllarda bunu araştırmayı teklif ettim. Ama Levent kabul etmedi. Sonrasında da iletişime geçmedi.”

Eren belgeyi alıp dikkatle inceledi.

“Burada kesin bir şey bilmediğini kendisi yazmış. Demek ki emin olmadan hepimizi terk etmiş.”

“Öyle görünüyor.”

Bora sandalyesini geriye itti.

“Ben onunla görüşmek istemiyorum.”

“Görüşmek zorunda değilsin.”

Derya gözlerini sildi.

“Ben görüşmek istiyorum. Ama ona sarılmak için değil. Yüzüne bakıp neden bizi hiç aramadığını sormak için.”

Selin de başını salladı.

“Ben de bazı sorularımın cevabını öğrenmek istiyorum.”

O akşam saatlerce konuştuk.

Çocuklarıma bir şeyi özellikle söyledim:

“Babanızın neden gittiği konusunda yıllarca kendinizi suçladınız. Ama onun davranışı sizin değerinizle ilgili değildi. Görünüşünüz de hiçbir zaman utanılacak bir şey olmadı.”

Eren elimi tuttu.

“Bunu bize zaten otuz yıldır öğretiyorsun, anne.”

O gece çocuklar gittikten sonra eski fotoğraf albümlerini çıkardım.

İlk sayfada hastanede çekilmiş fotoğrafımız vardı. Beş bebeğim kucağımdaydı. Yüzüm yorgunluktan solmuştu. Levent arkamda durmuş, fotoğrafı çeken kişiye değil, çocuklara bakıyordu.

Fotoğrafın kenarına parmağımla dokundum.

Bir zamanlar o kareye bakmak bile canımı yakardı.

Şimdi ise başka bir şey görüyordum.

Beş çocuğumu hayatta tutmaya çalışan genç bir anne.

İki gün sonra telefon çaldı.

Arayan Levent’ti.

Sesini tanımam birkaç saniye sürdü.

“Sibel?”

“Evet.”

“Annem seninle konuştuğunu söyledi.”

“Konuştu.”

Uzun bir sessizlik oldu.

“Seninle görüşebilir miyim?”

“Benimle konuşmadan önce çocuklarının ne istediğini öğrenmelisin.”

“Onlarla da görüşmek istiyorum.”

“Levent, onlar artık çocuk değil. Otuz yaşındalar. Hiçbirinin hayatına istediğin zaman girme hakkın yok.”

Karşı taraftan derin bir nefes sesi geldi.

“Haklısın.”

Bu kelimeyi ondan ilk kez duyuyordum.

“Önce kendi aralarında karar verecekler,” dedim. “Sonra seni haberdar ederiz.”

Bir hafta sonra Eren’in ofisinin toplantı odasında buluştuk.

Beş çocuğum da görüşmeyi kabul etmişti. Ben de yanlarında oturacaktım.

Levent içeri girdiğinde onu tanımakta zorlandım.

Altmış beş yaşındaydı. Saçları tamamen beyazlamış, yüzüne derin çizgiler yerleşmişti. Eskiden dik yürüyen, her zaman kendinden emin görünen adamın omuzları çökmüştü.

Ama yüzündeki pişmanlık yılların hesabını kapatamazdı.

Eren ayağa kalktı.

“Buyurun, oturun.”

Levent oğluna baktı.

“Eren, sen…”

“Lütfen önce oturun.”

Levent sandalyeye geçti.

Masada uzun bir sessizlik yaşandı.

Sonunda Derya konuştu.

“Bizi neden terk ettiniz?”

Levent ellerini birbirine kenetledi.

“Çünkü korktum.”

Bora hemen karşılık verdi.

“Neden korktunuz? Beş çocuğunuz olmasından mı?”

“İnsanların hakkımda söyleyeceklerinden.”

Oğuz öne doğru eğildi.

“Peki bizim hakkımızda söyleyeceklerini hiç düşündünüz mü?”

Levent cevap veremedi.

Selin konuştu.

“Biz yıllarca insanların sorularıyla büyüdük. Annem hep yanımızdaydı. Siz ise ortada yoktunuz.”

Levent’in gözleri doldu.

“Biliyorum.”

Bora sesini yükseltti.

“Hayır, bilmiyorsunuz! Biz okulda babalarımızla ilgili kompozisyon yazarken ne hissediyorduk, bilmiyorsunuz. Annem hastalandığında beşimiz nasıl korkuyorduk, bilmiyorsunuz.”

Levent başını eğdi.

“Beni affetmenizi isteyemem.”

Eren sakin bir sesle araya girdi.

“Biz sizi affetmek için çağırmadık. Gerçeği öğrenmek için çağırdık.”

Sonra önündeki belgeyi Levent’e uzattı.

“Bu sizin yazınız mı?”

Levent belgeyi görünce donakaldı.

“Evet.”

“O hâlde babamız olduğunuzdan emin değildiniz.”

“Değildim.”

“Ama bizi terk etmek için yeterince emindiniz.”

Bu sözlerin ardından Levent uzun süre konuşamadı.

Sonunda annesinin ona aile geçmişlerini anlattığını kabul etti. Farklı ten renklerinin aynı ailede görülebileceğini bildiğini, ancak çevresinin kendisiyle alay edeceğinden korktuğunu söyledi.

“Test yaptırmayı düşündüm,” dedi. “Sonra kimseye görünmeden uzaklaşırsam her şeyin biteceğini sandım.”

Eren’in yüzü sertleşti.

“Sizin için bitmiş olabilir. Bizim için hiç bitmedi.”

Levent gözyaşlarını silerken ona baktım.

“Sen gittikten sonra beş bebeğin bütün sorumluluğunu tek başıma üstlendim. Kirayı ödeyemediğim aylar oldu. Gece çalışıp gündüz çocuk baktım. Bir gün olsun arayıp iyi olup olmadıklarını sormadın.”

“Sibel, çok büyük bir hata yaptım.”

“Bu bir anlık hata değildi, Levent. Otuz yıl boyunca sürdürdüğün bir tercihti.”

Sözlerimin ardından başını kaldırmadı.

Toplantının sonunda Eren son bir soru sordu.

“Şimdi biyolojik babamız olup olmadığınızı gerçekten öğrenmek istiyor musunuz?”

Levent başını salladı.

“Evet. Ama sonuç ne olursa olsun size yaşattıklarımın sorumluluğunu kabul ediyorum.”

Eren kardeşlerine baktı.

Hepimiz bunun ortak kararla yapılması gerektiğini biliyorduk.

Birkaç gün sonra uygun bir laboratuvarla görüşüldü. Uzmanlar yapılacak analizleri, sonuçların nasıl değerlendirileceğini ve herkesin onayının gerektiğini anlattı.

Ten renginin tek başına babalığı kanıtlamadığını veya dışlamadığını özellikle belirttiler. Aile fotoğrafları geçmişi anlamamıza yardımcı olabilirdi ama biyolojik babalık için bilimsel kanıt sayılamazdı.

Levent ve beş çocuğum ayrı ayrı örnek verdi.

Sonuçlar gelene kadar geçen haftalar beklediğimden daha zordu.

Bazen, bu kadar yıl sonra böyle bir gerçeğin hayatımızda ne değiştireceğini düşünüyordum.

Çocuklarımın babasız geçen çocukluğu geri gelmeyecekti. Ben yirmi sekiz yaşındaki hâlime dönemeyecektim.

Ama yıllardır üzerimize bırakılmış haksız suçlamanın bilimsel bir cevapla son bulması önemliydi.

Üç hafta sonra sonuçlar geldi.

Levent, beş çocuğumun da biyolojik babasıydı.

Her biri için yapılan analiz, babalığı çok yüksek olasılıkla doğruluyordu.

Sonuçları öğrendiğimiz gün yeniden buluştuk.

Levent belgeleri eline aldığında parmakları titredi.

“Beşi de benim çocuğummuş,” diye fısıldadı.

Gözlerinden yaşlar aktı.

“Otuz yılımı kaybettim.”

Eren başını kaldırdı.

“Biz de sizinle geçirebileceğimiz çocukluğumuzu kaybettik.”

Levent cevap veremedi.

Derya, sonuç kâğıdını masaya bıraktı.

“Ben bu testi sizin için yaptırmadım. Kendim için yaptırdım. Hayatımızın başında bize yöneltilen suçlamanın ne kadar temelsiz olduğunu bilmek istedim.”

Selin de konuştu.

“Annemin bize hiçbir zaman yalan söylemediğini zaten biliyordum. Ama şimdi sizin de bildiğinizi görmek istiyorum.”

Levent bana döndü.

“Sibel, senden özür dilemeye bile yüzüm yok.”

“Özrünü duyuyorum,” dedim. “Ama otuz yıl önce yapman gerekeni bugün yapman, o yılları geri getirmiyor.”

Bora ayağa kalktı.

“Ben şu anda sizinle bir ilişki kurmak istemiyorum.”

Levent sessizce başını salladı.

“Anlıyorum.”

Oğuz da aynı kararı verdi. Derya ve Selin ise zamana ihtiyaçları olduğunu söylediler.

Eren, gerektiğinde iletişim kurulabilecek bir yolun açık kalmasını kabul etti. Ancak bunun baba oğul ilişkisine hemen dönüşmeyeceğini özellikle belirtti.

Toplantı bittiğinde Levent hiçbirimizden sarılmak istemedi. Çocuklarının kararlarına saygı göstererek ayrıldı.

Birkaç hafta sonra bana bir mektup gönderdi.

Geçmişte üstlenmediği maddi sorumlulukları konusunda bir avukata danıştığını yazıyordu. Aradan geçen uzun süre nedeniyle hangi hukuki taleplerin hâlâ geçerli olabileceğinin ayrıca incelenmesi gerektiğini öğrenmişti.

Bunun dışında, çocuklarına geçmişte vermediği desteği telafi etmek amacıyla gönüllü maddi yardımda bulunmayı teklif ediyordu.

Mektubu çocuklarıma gösterdim.

“Karar sizin,” dedim.

Eren mektubu dikkatle okudu.

“Anne, bizim hayatlarımızı şimdi bir miktar para vererek düzeltemez.”

“Biliyorum.”

“Ama bundan sonra sorumluluk almaya çalışıyorsa bunun samimi olup olmadığını zaman gösterecek.”

Hiçbirimiz acele etmedik. Maddi konuların geçmişte yaşananlarla karıştırılmaması için hukuki danışmanlık alınmasına karar verildi.

Levent’in parasına ihtiyacımız yoktu.

Çünkü çocuklarım, onun desteği olmadan kendi hayatlarını kurmuştu.

Neriman ise birkaç hafta sonra yeniden geldi.

Bu kez kapıda elinde bir zarf değil, küçük bir albüm vardı.

“Çocukların isterse aile geçmişlerini öğrenmelerini istiyorum,” dedi.

Albümde annesinin, kardeşlerinin ve eski İzmir mahallelerinin fotoğrafları bulunuyordu. Neriman bazı fotoğrafların arkasına hatırladığı isimleri ve tarihleri yazmıştı.

“Bunları neden daha önce göstermediniz?” diye sordum.

“Çünkü geçmişimizden utanmamız gerektiğine inanarak büyüdüm. Annemin de bize öyle öğretildiğini hatırlıyorum. Şimdi çocuklarımızın aynı yanlışı sürdürmesini istemiyorum.”

Albümü kabul ettim.

“Aile geçmişini öğrenmek onların hakkı. Ama sizinle nasıl bir ilişki kuracaklarına kendileri karar verecek.”

Neriman başını salladı.

“Biliyorum.”

Aralık ayında Eren’in düğünü vardı.

Düğünden önce oğlum yanıma geldi.

“Anne, babamı davet etmeyeceğim.”

Yüzüne baktım.

“Bu senin düğünün, oğlum. Kararına saygı duyuyorum.”

“Bunu sana karşı bir şey yaptığım için söylemiyorum. Sadece henüz hazır değilim.”

“Hazır olmak zorunda değilsin.”

Eren bir süre sustu.

“Çocukken düğünümü düşünürdüm. Babamın yanımda olup olmayacağını merak ederdim. Ama artık kimin yanımda olmasını istediğimi biliyorum.”

Elimi tuttu.

“Senin.”

O gün düğün salonuna birlikte girdik.

Eren’in yanında yürürken gözlerim doldu. Bir zamanlar beş bebeği aynı anda kucağıma almaya çalışan yirmi sekiz yaşındaki genç kadını düşündüm.

O kadın geleceğinden korkuyordu.

Faturaları nasıl ödeyeceğini, çocuklarını nasıl büyüteceğini, ertesi günü nasıl geçireceğini bilmiyordu.

Şimdi ise oğlunun düğününde yürüyordu.

Derya, Selin, Bora ve Oğuz bizi salonun girişinde karşıladı. Hep birlikte sarıldık.

Eren’in müstakbel eşinin annesi yanıma yaklaştı.

“Sibel Hanım, Eren sizi o kadar çok anlattı ki uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi hissediyorum.”

Gülümsedim.

“Umarım iyi şeyler anlatmıştır.”

Kadın ellerimi tuttu.

“En çok da zor zamanlarda nasıl güçlü kaldığınızı anlattı.”

“Her zaman güçlü değildim,” dedim. “Bazen çok korktum. Bazen ne yapacağımı bilemedim.”

Kadın gülümsedi.

“Ama yine de devam etmişsiniz.”

Başımı salladım.

“Çünkü beni bekleyen beş küçük insan vardı.”

Düğün boyunca çocuklarımı izledim.

Bora, Oğuz’la şakalaşıyordu. Derya masaları dolaşıp misafirlerle ilgileniyordu. Selin gelinin duvağını düzeltiyordu.

Hepsinin kendi hayatı vardı.

Ve hepsi o hayata ulaşmak için çok çalışmıştı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Eren yanıma geldi.

“Anne, seninle bir fotoğraf çektirmek istiyoruz.”

Kardeşlerini çağırdı.

Beşi etrafımda toplandı.

Fotoğrafçı makinesini hazırlarken Eren kulağıma eğildi.

“Doğduğumuz gün çekilen fotoğrafı hatırlıyor musun?”

“Hiç unutur muyum?”

“O fotoğrafta babam arkada öfkeli duruyordu. Sen ağlamak üzereydin. Ama beşimiz de senin kucağındaydık.”

Gözlerim doldu.

“Evet, oğlum.”

“Şimdi yeni bir fotoğrafımız olsun. Bu kez kimse arkamızda öfkeyle durmasın.”

Kollarımı çocuklarıma doladım.

Fotoğrafçı deklanşöre bastığında hepimiz gülümsüyorduk.

Eve döndüğümde eski albümü açtım.

1995 yılında hastanede çekilen fotoğrafla düğünde çekilen yeni fotoğrafı yan yana koydum.

Aralarında otuz yıl vardı.

İlk fotoğrafta beş bebeğini nasıl büyüteceğini bilmeyen, terk edilmiş genç bir anne duruyordu.

İkincisinde ise beş yetişkin çocuğunun arasında gülümseyen bir kadın.

O iki fotoğrafın arasına sığan hayatın her gününü ben yaşamıştım.

Levent’in beş çocuğumun biyolojik babası olduğu artık bilimsel olarak doğrulanmıştı. Fakat bu gerçek, yıllar boyunca kimin yanlarında bulunduğunu değiştirmiyordu.

Bir süre sonra çocuklarım eski aile fotoğraflarını da kendi albümlerine eklediler. Neriman’ın anlattığı geçmişi öğrenmeye başladılar. Onunla görüşmeyi seçen de oldu, mesafesini koruyan da.

Levent zaman zaman Eren’e kısa mesajlar gönderdi. Eren cevap vermek istediğinde verdi. Diğer kardeşleri kendi sınırlarını korudu. Kimse bir anda değişmedi, kimse affetmeye zorlanmadı.

Ben de geçmişte kalan evliliğimi yeniden canlandırmayı düşünmedim.

Bir akşam Eren telefon edip düğün fotoğrafımızın büyük bir baskısını yaptırdığını söyledi.

Ertesi gün çerçeveyi getirip salonumdaki duvara astı.

“Buraya yakıştı,” dedi.

Fotoğrafa uzun uzun baktım.

“Çok yakıştı.”

Eren çıkmadan önce bana sarıldı.

“Anne, çocukken bazen eksik bir aile olduğumuzu sanırdım.”

“Şimdi ne düşünüyorsun?”

“Babamızın yokluğu canımızı yaktı. Ama senin verdiğin sevgi gerçekti. Ve biz birbirimizi hiç bırakmadık.”

Oğlum gittikten sonra ışıkları kapatmadan önce fotoğrafa son kez baktım.

Otuz yıl boyunca geçmişin değişmesini beklemiştim. Oysa değiştirebildiğim şey, çocuklarımın geleceği olmuştu.

Levent’in gidişi bizim hikâyemizin en acı sayfalarından biriydi. Ama son sayfası değildi.

Çünkü bir insanın aileyle kan bağı bulunması, onun o ailenin yanında olmayı seçtiği anlamına gelmiyordu.

Ve ben, beş çocuğumla birlikte, sevginin yalnızca söylenen sözlerle değil, her gün yeniden gösterilen emekle büyüdüğünü öğrenmiştim.
Reklamlar