Ayağa kalktım, adımlarım ağırdı ama kararlıydım. Bebeği kucağıma aldım. Minik eli parmağımı sımsıkı kavradı. Gözlerime baktı. Gülay’ın gözleri…
O an her şey yerli yerine oturdu.
“Gitmeyeceksin,” dedim arkamdan gelen Jülide’ye. “Ne sen, ne Adem.”
“Ama—”
“Elimde kalan tek şey ailem,” diye sözünü kestim. “Ve meğer sandığımdan daha büyükmüş.”
Jülide yeniden ağlamaya başladı ama bu kez gözyaşları farklıydı. Rahatlamıştı. Dizlerimin dibine çöktü.
“Affet beni,” dedi. “Yalan söylediğim için.”
“Elbette,” dedim. “Ama bir şartla.”
Başını kaldırdı.
“Artık sır yok.”
Günler geçti. Ev yeniden değişti. Ama bu kez sadece kahkahalarla değil, gerçekle doluydu. Oğlum Sebahattin’e her şeyi anlattım. İlk başta şaşırdı, sonra sessizce Adem’i kucağına aldı.
“Annem,” dedi. “Gülay gurur duyardı seninle.”
Aylar sonra Jülide işten ayrıldı. Artık çalışmak zorunda değildi. Adem ilk adımlarını evin salonunda attı. Duvarlardaki sessizlik yerini ayak seslerine bıraktı.
Bir akşam, pencereden gün batımını izlerken içimde yıllardır hissetmediğim bir huzur vardı. Gülay’ı düşündüm. Kaybettiğimi sandığım kızım, bana torunumu geri bırakmıştı.
Hayat bazen kapıyı acıyla çalar, bazen de merhametle açılırdı.
Benim kapım, ikisine birden açılmıştı.