Bir süpermarket rafında bir pırlanta yüzük buldum ve sahibine iade ettim — bunun hayatımı değiştireceğini hiç tahmin etmemiştim.

Bir süpermarket rafında bir pırlanta yüzük buldum ve sahibine iade ettim — bunun hayatımı değiştireceğini hiç tahmin etmemiştim.

Dört çocuğunu tek başına büyüten dul bir babayım. İki yıl önce en küçük kızım Elif doğduktan kısa süre sonra eşime kanser teşhisi kondu. Bir yıl boyunca direndi ama sonunda onu kaybettik. O günden beri hayat benim için vardiyalar, faturalar ve çocukların ihtiyaçları arasında sıkışmış bir mücadeleye dönüştü. Bir depoda tam zamanlı çalışıyorum, mesailere kalıyorum, hafta sonları ek iş yapıyorum. Akşamları eve geldiğimde yorgunluktan ayakta zor dursam da çocuklarımın yüzündeki gülümseme bütün ağırlığı unutturuyor.

O gün de sıradan bir gündü. Dördünü birden alıp mahalledeki süpermarkete gitmiştim. Büyük oğlum Emre arabayı sürmeye çalışıyor, ortanca kızım Defne çikolata reyonunda kayboluyor, ikizler ise elma kasalarının etrafında dönüyordu. Elma seçmeye çalışırken rafta metalik bir parıltı gördüm. Küçük ama dikkat çekici bir ışıltıydı. Elimi uzatıp aldığımda bunun bir pırlanta yüzük olduğunu anladım.

İçimden bir an “Belki bunu bozdursam birkaç ay rahat ederiz” düşüncesi geçti. Ama eşimin bana öğrettiği bir şey vardı: “Doğru olan zor olandır.” Yüzüğü cebime koydum ve biraz kenarda beklemeye başladım. Belki sahibi geri dönerdi.

Yaklaşık on dakika sonra yaşlı bir teyze nefes nefese içeri girdi. Yüzü bembeyazdı. Raflara bakıyor, çalışanlara bir şeyler soruyor, elleri titriyordu. Yanına gidip yüzüğün nasıl olduğunu tarif etmesini istedim. Anlattıkları elimdeki yüzükle birebir örtüşüyordu. Cebimden çıkarıp uzattığım anda gözleri doldu.

“Rahmetli eşim 50. evlilik yıl dönümümüzde takmıştı bunu parmağıma,” dedi titreyen bir sesle. “Onu kaybettim… ama bu yüzük bana onu hatırlatıyor.”

Yardım edebildiğim için mutlu olduğumu söyledim. O an içimde tuhaf bir huzur vardı. Kasaya gidip son 1.500 TL’m ile alışverişi ödedim, çocukları toparladım ve eve döndük.

Ertesi sabah kapı sert bir şekilde çalındı. Bu saatte kimseyi beklemiyordum. Kapıyı açtığımda siyah paltolu, ciddi bakışlı bir adamla göz göze geldim. Saçları düzgün taranmış, duruşu resmi gibiydi.

“Dün bir pırlanta yüzük bulduğunuzu biliyorum,” dedi. “Sahibinin adına buradayım. Bir şey oldu. Sizi bulmak zorundaydım.”

Kalbim hızlandı. Aklımdan bin türlü ihtimal geçti. “Ne oldu?” diye sordum.

Adam bir an sustu. “Hanımefendi dün akşam fenalaştı. Hastaneye kaldırıldı. Şu an yoğun bakımda.”

Dizlerimin bağı çözüldü. “Ama yüzüğü verdim… bir sorun mu var?”

“Hayır,” dedi başını sallayarak. “Tam tersine. Size ulaşmak istemesinin nedeni başka.”

Beni arabasına davet etti. Çocukları komşuya bıraktım ve hastaneye gittik. Yoğun bakımın önünde beklerken içimde açıklayamadığım bir endişe vardı. Birkaç dakika sonra bir doktor çıktı. Durumu ciddiydi ama stabil olduğunu söyledi.

Adam kendini tanıttı. Adı Kerem’di ve yaşlı teyzenin yeğeniydi. “Teyzem dün gece sürekli sizden bahsetti,” dedi. “Yüzüğü bulan ve geri getiren adam… Dürüstlüğü sayesinde hâlâ umut var dedi.”

Şaşkındım. “Ben sadece olması gerekeni yaptım.”

Kerem derin bir nefes aldı. “Teyzemin çocuğu yok. Eşi yıllar önce vefat etti. Yıllardır bir hayır vakfına bağış yapmayı planlıyordu ama hep erteledi. Dün sizin hikâyenizi öğrenince kararını verdi.”

Ne demek istediğini anlayamamıştım devamı icin sonrki syfaya gecinz...

Reklamlar