"Aslı! Aç kapıyı, içerde olduğunu biliyorum!" Bu ses... Kerem'di.
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu. Kerem'in burada ne işi vardı? Bizi nasıl bulmuştu?
"Bahar..." Aslı dehşet içinde bana baktı. "O... o senin nişanlın. Ne yapacağız?"
"Sus," diye fısıldadım, ayağa fırlayıp masanın üzerindeki siyah telefonu ve kanlı notu ceketimin iç cebine sakladım. Gözlerim odada bir çıkış arıyordu. Kardeşimin ofisi zemin kattaydı ve dışarıya açılan, arka havalandırma boşluğuna bakan küçük bir penceresi vardı.
"Kapıyı kıracağım!" diye bağırdı Kerem dışarıdan. Sesi hiç de o tanıdığım, sevdiğim adamın yumuşak sesi gibi değildi; saf bir öfke ve ölümcül bir tehdit barındırıyordu.
"Aslı, pencereye yardım et," diye fısıldadım. İkimiz de sandalyeye çıkıp pencerenin mandallarını zorladık. Eski çerçeve gıcırtıyla açıldığında, kapının menteşelerinden çatırdama sesleri gelmeye başlamıştı. İlk önce Aslı'yı dışarı ittim. O karanlık boşluğa atladığında, odanın kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
Dönüp baktığımda Kerem'in iri siluetini gördüm. Elinde soğuk, metalik bir şey parlıyordu. Susturucu takılmış bir silah.
"Bahar?" dedi şaşkınlıkla, ama gözlerindeki o avcı ifadesi hiç değişmedi. "Senin burada ne işin var hayatım? O telefonu bana ver."
"Sen bir canavarsın," diye tısladım gözyaşlarımın arasından ve kendimi açık pencereden dışarı, gecenin soğuk ve karanlık kollarına bıraktım. Aslı'nın üzerine düşmekten son anda kurtulup beton zemine yuvarlandım. Dizim parçalanmış, avuç içlerim kanamıştı ama acıyı hissetmiyordum. İçimde sadece tek bir güdü vardı: Hayatta kalmak ve kardeşimin intikamını almak.
"Koş Aslı, koş!" diye bağırdım. Gecenin dondurucu ayazında, arkamızda Kerem'in öfkeli küfürleri yankılanırken, sokakların dar ve tenha köşelerine doğru soluk soluğa koşmaya başladık. Artık sadece yas tutan çaresiz bir gelin değildim; avcıdan kaçan bir avdım. Ama yemin ederim ki, iç cebimde yanan o telefonu Savcı'ya ulaştırdığımda, bu kanlı oyunun sonundaki asıl av Kerem olacaktı. Kardeşimin kanı asla yerde kalmayacaktı.