Adım Meryem. Beş yıl boyunca ikiz bebeklerimden birini doğumda kaybettiğime inanarak yaşadım. Doktorlar bana kardeşinin ölü doğduğunu söylemişti ve kucağıma sadece bir bebek verilmişti: Emir. O günden sonra hayatım ikiye bölünmüştü; bir tarafım hayatta kalan oğluma tutunurken, diğer tarafım hiç tanıyamadığım bebeğin sessiz yasını taşıyordu.
Hamileliğim başından beri zordu. Yedinci ayda tansiyonum tehlikeli seviyelere yükselmişti. Doktorum sürekli dinlenmem gerektiğini söylüyordu. Günlerimi küçük evimde geçiriyor, karnımın üzerinde iki minik kalbin attığını bilerek sabretmeye çalışıyordum.
Her gece ellerimi karnıma koyar, fısıldardım:
“Dayanın çocuklar… biraz daha sabredin.”
Ama doğum beklediğimizden erken geldi. Hastanede her şey çok hızlı gelişmişti. Parlak ameliyat lambaları, telaşlı hemşireler ve doktorların aceleyle konuşmaları… Sonra biri telaşla şöyle demişti:
“Birini kaybediyoruz!”
O an bilincim kararmıştı.
Uyandığımda hastane odası sessizdi. Doktor başucumda duruyordu. Gözlerinde ağır bir ifade vardı.
“Çok üzgünüm Meryem,” dedi. “İkizlerden biri kurtarılamadı.”
Bana sadece Emir’i getirdiler.
O an ne belgeleri okudum ne de soru sordum. Şok içindeydim. Bir bebeği kaybetmiş olmanın ağırlığıyla nefes almak bile zor geliyordu.
Yıllar boyunca bu gerçeği sorgulamadım. Emir büyüdü, güldü, konuştu. Onun her gülüşünde hem mutluluk hem de garip bir eksiklik hissederdim.
Emir’e ikiz olduğunu hiç söylemedim. Ona bilmediği bir acıyı yüklemek istemedim.
Beş yaşına bastığı yıl bir Pazar günü her şey değişti.
O gün hava serindi ama güneş vardı. Emir parkta yürürken her zamanki gibi hayal dünyasındaydı. Bazen görünmez ejderhalardan, bazen de rüyalarında gördüğünü söylediği gizemli bir “arkadaştan” bahsediyordu.
Salıncakların yanından geçerken aniden durdu.
“Anne,” dedi.
Sesindeki tuhaf ciddiyet kalbimi sıkıştırdı.
“Ne oldu oğlum?”
Emir bana bakmadan parkın karşı tarafını işaret etti.
“O çocuk senin karnında benimleydi.”
Sözleri mideme bir yumruk gibi indi.
“Ne dedin?” diye fısıldadım.
Başımı kaldırıp baktığımda salıncakta oturan küçük bir çocuk gördüm. Üzerindeki mont inceydi, kot pantolonunun dizleri aşınmıştı. Ama beni donduran şey kıyafetleri değildi.
Yüzüydü.
Emir’e tıpatıp benziyordu.
Aynı saçlar.
Aynı kaşlar.
Aynı bakış.
Bir an kalbim sanki atmayı unuttu.
“Emir… onu tanıyor musun?” diye sordum.
“Hayır,” dedi. “Ama bazen rüyamda onunla oynuyorum.”
Dizlerim titremeye başladı.
Tam o sırada çocuğun yanında oturan yaşlı bir kadın dikkatimi çekti. Cesaretimi toplayıp yanlarına yürüdüm.
“Merhaba,” dedim nazikçe. “Bu çocuk sizin mi?”
Kadın bana dikkatle baktı.
“Torunum,” dedi. “Adı Arda.”
Arda.
Emir’le göz göze geldiler. İkisi de aynı anda gülümsedi. Sanki uzun zamandır birbirlerini tanıyorlarmış gibiydi.
Kadınla konuşmaya başladık. Hikâyesini anlatırken gözleri doldu.
“Arda’yı bebekken hastane kapısında bulduk,” dedi. “Kundağa sarılmış haldeydi. Yanında hiçbir bilgi yoktu. Evlat edinme süreci çok uzun sürdü ama sonunda torunum oldu.”
O an içimde bir şey kırıldı.
Bebek.
Hastane.
Beş yıl önce.
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Kadına dikkatle baktım.
“Onu hangi hastanenin kapısında buldunuz?” diye sordum.
Kadın hastanenin adını söylediğinde dünya başıma yıkıldı devamı icin sonrki syfaya gecinz...
Hazine Bakanı Şimşek
Annemin hayatını kaybettiği gün
İLK İKİ TAHMİNİ GERÇEKLEŞTİ