Doksan üç yaşıma bastığım gün, kendimi sessiz bir hastane odasında, pencerenin hemen yanında uzanırken buldum. Kapının dışında hayat bütün hızıyla sürüyordu; hemşireler koridorda telaşla yürüyor, metal arabalar zeminde hafifçe tıkırdıyor, doktorlar birbirlerine alçak sesle bir şeyler söyleyerek aceleyle geçip gidiyordu. Ama odamın içinde başka bir dünya vardı. Burada zaman yavaşlıyor, sesler boğuluyor, insan kendi nefesini bile yabancı biriymiş gibi dinliyordu.
Komodinin üzerindeki telefon günlerdir çalmamıştı.
Oysa bir zamanlar hayatım sessizlik nedir bilmezdi. Evim yıllarca çocuk sesleriyle, koşuşturmalarla, mutfaktan yayılan yemek kokularıyla dolup taşmıştı. Doğum günü sofraları kurulur, torunlarım kahkahalarla evi inletir, ben de hepsine bakıp içimden “Demek ki insanın serveti buymuş,” derdim. Yaşlanmaktan korkmadığımı söylerdim herkese. Çünkü yalnız kalacağımı hiç düşünmemiştim.
Ama zaman, insanın en büyük yanılgısını sessizce ortaya çıkarır.
Çocuklar büyüdü. Her biri başka şehirlerde kendi düzenini kurdu. Başlangıçta aradılar, sordular, geldiler. Sonra ziyaretler seyrekleşti. Telefonlar kısaldı. Bayramlar bile eski sıcaklığını yitirdi. En sonunda koskoca evde, en sevdiğim koltuğumda oturup duvardaki saate bakarken, sessizliğin de bir ağırlığı olduğunu öğrendim.
Şimdi ise o sessizlik, hastane odasında büsbütün ağırlaşmıştı.
Yatağımın yanındaki monitör düzenli aralıklarla bipliyor, her ses bana hâlâ burada olduğumu hatırlatıyordu. Nefes almak yorucu bir işe dönüşmüş, göz kapaklarım sanki kurşunla doldurulmuştu. Bu doğum günümün de diğerleri gibi kimsenin pek fark etmediği, usulca geçip giden bir gün olacağını düşünüyordum.
Ama tamamen yalnız değildim.
Yatağımın ayak ucunda Tarçın yatıyordu. Tüyleri altın rengiyle ışığı topluyor, iri gövdesiyle kapının orada bir nöbetçi gibi duruyordu. Ona şaka yollu “golden kangal” derdim; hem golden retriever kadar yumuşak bakışlıydı hem de bir kangal kadar heybetli ve korumacı. Son yıllarımda bana insanlardan daha yakın olmuştu. Hastaneye yatırıldığım gün doktorlar onun odada kalmasına razı olmamıştı önce. Ama genç bir doktor, gözlerini Tarçın’dan ayırmadan, “Bazen sadık bir dost, ilaçlardan daha çok işe yarar,” demişti. O sözden sonra kimse itiraz etmedi.
Tarçın o günden beri yanımdan ayrılmadı.
Akşam çökerken yavaşça battaniyenin üzerine çıktı, başını göğsüme koydu. İç çekişi sıcaktı. Titreyen elimle tüylerini okşadım. “Buradasın… can dostum,” diye fısıldadım. Kulaklarını hafifçe kaldırdı. “Hâlâ benimlesin, değil mi? Bugün çok yoruldum…” dedim. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı; o bakışta sözsüz bir sadakat, insanın içinde kırılan her şeyi sessizce onaran bir huzur vardı. Sonra yeniden göğsüme uzandı. “Aferin oğlum,” diye mırıldandım. “Seni asla bırakmayacağını biliyordum.”
Tam o anda Tarçın birden gerildi.
Başını kaldırdı. Kulakları dikildi. Göğsümdeki ağırlık kalktı, ardından boğazıma görünmez bir el yapışmış gibi nefesim kesildi. Önce bunu sıradan bir halsizlik sandım. Ama saniyeler içinde odadaki her şey eğrilip bükülmeye başladı. Monitörün sesi hızlandı. Bipler düzensizleşti. Elimi kaldırmak istedim, kaldıramadım. Seslenmek istedim, dudaklarım kıpırdamadı.
Tarçın bir anda yatağın üstünden atladı devamı icin sonrki syfaya gecinz...