Kayıtta Kerem'in sesi titriyordu: "Neden annem senin öldüğünü söyledi? Mert amcam bana hep babanın çok iyi bir adam olduğunu ama erken gittiğini anlattı. Sen şimdi gelip onun bir yalancı olduğunu söylüyorsun..."
Ardından yabancı bir adamın, boğuk ve tehditkar sesi duyuldu: "Mert amcan sandığın o adam, annenin kazasından sorumlu olan kişi olabilir Kerem. O gece o arabayı kimin sıkıştırdığını sanıyorsun? Seni alıp kahraman olmak için her şeyi o planladı. Şimdi benimle geleceksin, adaleti biz sağlayacağız."
Duyduklarım karşısında dünyam tersine döndü. Ben Nihal için canımı verirdim. O kaza gecesi hastaneye ulaştığımda Kerem’e sarılıp saatlerce ağlamıştım. Şimdi biri benim en kutsal varlığıma, oğluma, benim bir katil olduğumu söylüyordu. Daha da kötüsü, Kerem buna inanıyor gibiydi.
"Kerem nerede?" diye bağırdım, odasına doğru fırlarken.
Odasına girdiğimde yatağı boştu. Pencere ardına kadar açıktı. Gece rüzgarı perdeleri dövüyordu. O an anladım; Kerem gitmişti. O adamın peşinden, kendi sonuna doğru yürümüştü.
Hande ile hemen polise haber verdik ama elimizdeki mektuplar ve ses kayıtları o kadar karmaşıktı ki, polisin harekete geçmesi zaman alacaktı. Oturup bekleyemezdim. Fotoğrafların çekildiği açıları inceledim. Bir tanesi evimizin karşısındaki eski metruk binanın çatı katından çekilmişti.
Hiç düşünmeden evden fırladım. O binaya ulaştığımda karanlık koridorlarda Kerem’in ismini haykırıyordum. En üst kata çıktığımda, bir odadan cılız bir ışık sızdığını gördüm. Kapıyı tekmemle açtığımda gördüğüm manzara karşısında dizlerimin bağı çözüldü.
Kerem, sandalyeye bağlanmış, ağzı bantlanmış haldeydi. Karşısında duran adam ise fotoğraflardan tanıdığım o yabancıydı. Ama yakından bakınca fark ettim; bu adam Nihal’in yıllar önce bahsettiği, onu saplantılı bir şekilde takip eden ve polise şikayet ettiği o tehlikeli eski sevgilisiydi. Kerem’in babası falan değildi. Sadece bir intikam peşindeydi.
"Mert..." dedi adam, elindeki bıçağı Kerem’in boğazına yaklaştırırken. "Nihal’i benden aldın. Onu o kazaya sen sürükledin çünkü onu benden kaçırmaya çalışıyordun. Şimdi sıra senin 'oğlunda'."
"O senin oğlun değil!" diye bağırdım. "Nihal senden nefret ediyordu! Kerem’in babası vefat etti, sen sadece bir canavarsın!"
O an yaşanan arbedeyi hatırlamak bile istemiyorum. Adamın üzerime atılması, Kerem'in sandalyeyle birlikte devrilmesi ve boğuşma sesleri... Yetimhanede hayatta kalmayı öğrenmiştim ama sevdiklerimi korumak için savaşmayı Kerem’le öğrenmiştim. Adamı etkisiz hale getirdiğimde polisler içeri giriyordu.
Kerem’in ağzındaki bandı çözdüğümde, hıçkırarak boynuma sarıldı. "Özür dilerim baba... Çok özür dilerim. Bana öyle şeyler anlattı ki, bir an için sana inanmadığım için kendimden nefret ediyorum," dedi.
Onu göğsüme bastırdım. On iki yıl önce Nihal’in elini tutarken verdiğim sözü tutmuştum. Onu korumuştum. Eve döndüğümüzde Hande bizi kapıda gözyaşları içinde karşıladı. O gece üçümüz de salonda birbirimize sarılarak uyuduk.
Kerem o kutuyu ve içindeki her şeyi bahçede yaktı. Küller rüzgarda savrulurken, Nihal’in bizi bir yerlerden izleyip gülümsediğini biliyordum. Artık aramızda hiçbir sır, hiçbir şüphe kalmamıştı. Biz sadece kağıt üzerinde değil, ruhumuzun en derin yerinde birbirine bağlı gerçek bir aileydik. Ve hiçbir yalan, hiçbir karanlık geçmiş bu bağı koparmaya yetmeyecekti.