EŞİM, YENİ DOĞAN OĞLUMUZUN DOWN SENDROMU OLDUĞUNU ÖĞRENİNCE BİZİ TERK ETTİ

“EŞİM, YENİ DOĞAN OĞLUMUZUN DOWN SENDROMU OLDUĞUNU ÖĞRENİNCE BİZİ TERK ETTİ — YILLARCA ONDAN NEFRET ETTİM, TA Kİ OĞLUMUZUN 18. YAŞ GÜNÜNDE GERÇEĞİ ÖĞRENENE KADAR…”

Eşim yeni doğan oğlumuza bakamıyordu.

Doktorun “Down sendromu” sözlerini söylemesinin ardından gözlerini yere dikti.

“BEN bunu yapamam.”

Şokta olduğunu düşündüm.

Ona, birlikte bunun üstesinden geleceğimizi, her şeyi gün gün aşacağımızı söyledim.

Ama o sadece başını sallamaya devam etti.

İKİ gün sonra boşanma davası açtı, annelik haklarından vazgeçti, bir bavul hazırladı ve çekip gitti.

Otuz yaşındaydım. Üç günlük bebeğim kucağımdayken evimizin ortasında öylece kalmış, bir insanın kendi çocuğunu kırk sekiz saat içinde nasıl terk edebildiğini anlamaya çalışıyordum.

O hafta hastanenin hediyelik eşya bölümünden bir Anneler Günü kartı aldım.

Kart tam on bir yıl boyunca aynı çekmecede kaldı. Bir türlü postaya vermedim.

Oğlumun haftada iki kez konuşma terapisine gitmesi gerektiği yıl arabamı sattım.

Bazı geceler o uyuduktan sonra sessizce ağlıyor, iyi bir baba olmaya yetip yetmediğimden korkuyordum.

Ama oğlum bunların hiçbirini bilmiyordu. Onun gözünde ben, dünyadaki en iyi babaydım.

KOMŞUMUZ Nermin Hanım her doktor randevusuna, her okul gösterisine ve oğlumuzun kazandığı her küçük başarıya bizimle birlikte geldi.

Ona kendi torunuymuş gibi sevgi gösterdi.

Dün oğlum on sekiz yaşına girdi.

Büyük bir kutlama yapmadık. Sadece ÜÇ kişiydik.

Ev yapımı yemek, bir pasta ve pastanın üzerine sığdırmaya çalıştığımız gereğinden fazla mum vardı.

Mumları üfledi.

Sonra cebinden eski, sararmış küçük bir MEKTUP çıkardı.

Gülerek, “Oğlum… Bugün senin doğum günün,” dedim.

“Biliyorum, baba.”

Nermin Hanım’a baktı.

“Bugün vermenin doğru gün olduğunu söyledi.”

Ona baktım. Gülümsemiyordu. Elindeki çay fincanı tabağın üzerinde titriyordu.

Zarfın üzerinde yazan tarih tam on sekiz yıl öncesine aitti.

El yazısı ise eşimindi.

Nermin Hanım gözlerini sildi.

“Orhan… anneniz ikinizi de sevmediği için gitmedi.”

“Bana, bu mektubu oğlun on sekiz yaşına gelene kadar sana vermeyeceğine dair söz verdirdi.”

Mektubu elime aldığım anda parmaklarımın titrediğini hissettim.

Zarfı birkaç saniye boyunca açamadım. On sekiz yıl boyunca içimde taşıdığım öfke, sanki o küçücük kâğıdın üzerinde toplanmıştı. Bir yanım gerçeği öğrenmek istiyor, diğer yanım ise mektubu hiç açmadan çöpe atmayı düşünüyordu.

Nermin Hanım sessizce, “Aç artık,” dedi.

Oğlum karşımdaki sandalyede oturuyordu. Gözlerinde merak vardı ama korku yoktu.

“Baba, ne yazdığını ben de bilmiyorum,” dedi. “Sadece bugün sana vermem gerektiğini biliyorum.”

Zarfı yavaşça açtım.

Reklamlar