Gelinim çocuğunu bana bıraktı – 17 yıl sonra kapıma dayandı ve akıl almaz bir talepte bulundu.
17 yıl önce oğlum Kerem’i bir inşaat kazasında toprağa verdim. O gün sadece evladımı değil, hayatımın neşesini de kaybettim. Daha acımız tazeyken gelinim Melis, iki yaşındaki kızı Zeynep’i bana bırakıp ortadan kayboldu. “Dayanamıyorum bu yoksulluğa,” demişti. Ardından daha zengin bir adamla başka bir şehre gitti. Bir daha da arayıp sormadı.
Zeynep’i Kerem’in mütevazı evinde büyüttüm. Emekli maaşım yetmeyince temizliklere gittim, dikiş diktim, komşuların çocuklarına baktım. Onun gözlerinde eksiklik hissi görmekten korkuyordum. Ama Zeynep hiçbir zaman fazlasını istemedi. Sessiz, anlayışlı bir çocuktu. Babasının yokluğunu erken yaşta kabullenmiş, annesinin gidişini ise hiç sormamayı öğrenmişti.
Yıllar su gibi akıp geçti. Zeynep liseyi bitirmek üzereydi. Mezuniyet balosu yaklaştığında içimde bir heyecan kıpırdadı. O gece herkes gibi o da ışıldamalıydı. Paramız pahalı mağazalara yetmezdi ama benim iki elim vardı. Eski dikiş makinemin başına oturdum. Günlerce geceleri çalıştım. Yumuşak Kırmızı bir kumaş bulmuştum; sade ama zarif bir model çizdim. Her ilmeğe sevgimi kattım.
Elbiseyi giydiği anı hiç unutmayacağım. Aynanın karşısında döndü, eteği hafifçe savruldu. Gözleri doldu.
“Hayatımda gördüğüm en güzel elbise bu,” diye fısıldadı.
İşte o an bütün yorgunluğum silindi.
Tam o sırada kapı çaldı.
Kapıyı açtığımda karşımdaki kadını tanımakta zorlandım. Saçları kusursuz yapılmış, üzerinde pahalı bir takım, ayağında marka topuklular… Melis’ti. Yıllar onu yoksullaştırmamış, aksine parlatmış gibiydi.
Hiçbir şey olmamış gibi içeri girdi. Evi şöyle bir süzdü; eski koltuklara, duvardaki solmuş fotoğraflara baktı. Ardından Zeynep’e yöneldi. Yapmacık bir sevinçle sarıldı.
“Sana özel bir hediye getirdim,” dedi.
Çantasından parıldayan, taşlarla süslü bir tasarımcı elbise çıkardı. Göz alıcıydı, evet. Ama soğuktu. Ruhsuzdu.
Benim diktiğim kırmızı elbiseye küçümseyerek baktı.
“Bunu giyemezsin canım. Herkes sana güler. Al bunu giy — gerçek bir elbise bu.”
Zeynep bir bana baktı, bir elbiseye. O an içimde kötü bir his kabardı. Melis’in gelişi tesadüf değildi.
Tam o sırada çantasından bir zarf yere kaydı. Zeynep eğilip aldı. Üzerinde kendi adı yazıyordu.
“Anne… bu ne?” diye sordu tereddütle.
Melis’in yüzündeki ifade bir anlığına gerildi ama hemen toparlandı. “Önemli bir belge sadece, sonra konuşuruz,” dedi.
Zeynep zarfı açtı.
İçinden resmi bir yazı çıktı. Bir avukatlık bürosunun antetli kağıdıydı. Okudukça yüzü bembeyaz oldu.
“Vesayet devri talebi…” diye mırıldandı.
O an dünya başıma yıkıldı.
Melis derin bir nefes aldı. Artık rol yapmıyordu.
“Zeynep, artık 19 yaşındasın. Babanın ölümünden sonra açılan tazminat davası sonuçlandı. Yüklü bir miktar para var. Ama o para üzerinde tasarruf hakkı yasal vaside ait. Yani bana.”
Donup kaldım. Kerem’in davasını yıllar önce açmıştık ama sonuçlanmamıştı. Avukat “uzun sürebilir” demişti. Demek sonuç şimdi çıkmıştı devamı icin sonraki syfaya gecinz...