Hamile bir kadını gören yaşlı tır şoförü durdu

Kayalar arasında zincirlenmiş hamile bir kadını gören yaşlı tır şoförü durdu ve peşlerinden gelen araç yaklaşırken titreyen kadına şöyle dedi


BÖLÜM 1

Hamile bir kadın, dağlık kayalıkların arasında demir zincirlerle bağlanıp öylece bırakılmıştı; sanki bir insan değil de bir ailenin “utancını saklamak için kullanılan bir eşya”ydı.

Konya ile Ankara arasındaki eski otoyolda o öğle vakti güneş o kadar yakıcıydı ki asfalt uzaktan erimiş gümüş gibi parlıyordu. Kırmızı ağır bir tır yokuşu yavaş yavaş tırmanıyordu. Direksiyonun başında 58 yaşındaki Halil Demir sessizdi. Yol üzerindeki insanlar ona “Halil Dayı” derdi. Bir zamanlar evinde yemek kokusu, eşi Ayşe’nin bilezik sesleri ve iki çocuğunun kahkahaları yankılanırdı. Şimdi evde en çok kapı konuşuyordu.

Ayşe’nin ölümünün üzerinden altı yıl geçmişti. Kanser onu öyle hızlı götürmüştü ki Halil’in sesi bile onunla birlikte yarım kalmıştı. Çocukları farklı şehirlere dağılmıştı. Ararlardı ama hep aceleyle; sanki baba, sadece yerine getirilmesi gereken eski bir görevdi, hissedilmesi gereken bir insan değil.

O gün Halil, Konya’dan yüklediği 22 ton baharatı Ankara’ya götürüyordu. Gösterge panelinde küçük bir dua yazısı ve Ayşe’nin solmuş bir fotoğrafı duruyordu. Her virajda ona bakar, kendi kendine mırıldanırdı:

“Yolumuzu koru Ayşe…”

Otoyolun o bölümünde yerleşim azdı. İki yanda kurumuş çalılar, sarı kayalıklar ve arada ardıç ağaçları vardı. Tam o sırada gözleri yolun biraz ilerisinde, iki büyük kayanın arasındaki harekete takıldı. İlk başta yırtılmış bir çuval sandı. Sonra o şey kıpırdadı.

Halil frene öyle sert bastı ki tır inledi. Toz bulutu yükseldi ve havaya dağıldı. Hemen aşağı indi; alnından ter akıyordu ama kalbi çok daha hızlı atıyordu.

Kaya diplerinde genç bir kadın yatıyordu. Bileklerinde ve ayaklarında kalın demir zincirler vardı. Pembe kıyafeti toza ve kana bulanmıştı. Yüzü güneşte yanmış, dudakları çatlamıştı. Ama Halil’in dizlerini kilitleyen şey karnıydı.

Kadın sekiz aylık hamileydi.

Halil koşarak yanına gitti.

“Evladım, korkma. Ben buradayım. Seni burada bırakmayacağım.”

Kadın dudaklarını oynattı ama sesi çıkmadı.

“Su…”

Halil tırdan su şişesini aldı, dikkatlice dudaklarına uzattı. Kadın iki yudum içince gözlerini kapattı; sanki ölümden geri dönmüştü.

“Adın ne senin?”

“Elif…” dedi titreyen bir sesle. “Elif Yılmaz.”

“Kim yaptı bunu?”

Gözleri doldu.

“Kocam… Emre… ve babası Süleyman Yıldırım…”

İsimler duyulunca Halil’in yüzü sertleşti. Süleyman Yıldırım o bölgede güçlü bir adamdı. İnşaat ve arazi işleri vardı; belediyede bağlantıları, karakolda etkisi, köylünün toprağını ucuza kapatma hikâyeleriyle biliniyordu. Herkes ondan çekinir, karşısında eğilerek konuşurdu.

Halil tırdan demir levye aldı ve kilide vurmaya başladı.

“Niye bağladılar seni?”

Elif ağlamaya başladı.

“Babamın yol kenarında küçük bir arsası vardı. Şimdi orada depo yapılacak, değeri milyonlara çıktı. Evlendikten sonra Emre sürekli imza attırmak istedi. Kabul etmedim. O arazi babamdan kalan son hatıraydı.”

Halil tekrar vurdu kilide.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Reklamlar