Yağmurlu bir cuma akşamıydı. Trafiğin kilitlendiği, herkesin bir an önce evine ulaşmaya çalıştığı saatlerde belediye otobüsü ağzına kadar doluydu. Islak montların kokusu, camlara vuran yağmur damlaları ve insanların bitkin yüzleri, içeride bunaltıcı bir atmosfer oluşturuyordu.
Otobüs, bir durakta güçlükle durdu. Ön kapı açılır açılmaz içeriye sekiz aylık hamile olan Selma bindi. Bir elinde kalın bir hastane dosyası, diğer eliyle tutunacak yer arıyordu. Karnının ağırlığıyla ayakta durmakta zorlanıyor, otobüs her fren yaptığında dengesini kaybetmemek için demirlere sıkıca sarılıyordu. Solgun yüzünden yorgunluğu açıkça okunuyordu.
Selma, öncelikli koltuklara doğru baktı. Orada oturan üç genç, son model telefonlarına dalmış, kendi aralarında yüksek sesle sohbet edip kahkahalar atıyordu. Şık kıyafetleri ve kendilerine güvenen tavırlarıyla çevrelerinde olup biteni umursamıyor gibiydiler.
Selma, mahcup bir ifadeyle onlara yaklaştı.
“Çocuklar, kusura bakmayın,” dedi nazikçe. “Ayakta durmakta gerçekten zorlanıyorum. Mümkünse biriniz yerinizi bana verebilir misiniz?”
Gençlerden biri telefonunu indirip Selma’ya kısa bir bakış attı. Dudaklarını bükerek arkadaşlarına döndü ve alaycı bir gülümsemeyle konuştu.
“Abla, hamile kalmadan önce ulaşımını da planlasaydın. Biz sabahtan beri önemli bir iş görüşmesindeydik. Ayakta duracak hâlimiz yok.”
Yanındaki genç de söze karıştı.