Hayatımın 22 yılını üçüz yeğenlerimi büyütmeye adadım — üniversite mezuniyetlerinde yaptıkları şey karşısında dizlerimin üzerine çöktüm.

“Çünkü o satırda yazanlar, 22 yıl boyunca kendime anlattığım her şeyi yerle bir edecek tek bir gerçeği ortaya çıkarıyordu…”

Melis kâğıdı iki eliyle tutuyor, salondaki yüzlerce kişinin önünde gözlerini satırlarda gezdiriyordu. Ben ise ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Birkaç saniye önce gururla izlediğim üç genç kadın, şimdi bana bakmak yerine önlerindeki kâğıda bakıyordu.

“Sevgili kızlarım…”

Melis’in sesi titredi.

O iki kelimeyi duyduğum anda kalbim duracak gibi oldu.

Çünkü o cümle bana ait değildi.

Kâğıdın devamını okumaya başladığında salon sessizliğe gömüldü.

“Eğer bir gün bu satırları birlikte okursanız, bilin ki size söylemek istediğim en önemli şey şu: Sizi bırakmak zorunda kaldığım için beni affetmenizi istemiyorum. Sadece bir gün, neden gitmek zorunda kaldığımı anlayabilmenizi istiyorum.”

Başımı kaldırıp kızlara baktım.

“Babanız…” diye fısıldadım.

Derya gözyaşlarını sildi.

“Evet, dayı.”

O kelimeyi duyunca içimde garip bir sızı oluştu. Yirmi iki yıl boyunca bana bazen “dayı”, bazen şaka olsun diye “babacık”, bazen de sadece adımla seslenmişlerdi. Ama o gün ilk kez, seslerindeki ağırlığı hissettim.

Buse mikrofona yaklaştı.

“Bu mektubu geçen yaz bulduk.”

“Ne mektubu?” diye sordum.

Melis devam etti.

“Babamızın yıllar önce yazdığı mektup. Onu bulmak için seni gizlice araştırmadık. Sadece annemizin eski eşyalarını karıştırırken bir kutunun içinde çıktı.”

Salonun en ön sıralarında oturan öğretim görevlileri bile dikkat kesilmişti.

Mektupta babalarının, annelerinin ölümünden sonra büyük bir borç batağına sürüklendiği, çocuklarını yanında tutmak istediği ama onları büyütecek durumda olmadığını yazıyordu. Kendi ailesinden yardım istemiş, fakat herkes sırtını dönmüştü. Sonunda çocukları güvenli bir yere bırakmak için en zor kararı vermişti.

Ama hikâyenin asıl şaşırtıcı kısmı bundan sonra başlıyordu.

“Babamız,” dedi Derya, “seni bulmaya çalışmış.”

Boğazım düğümlendi.

“Ne zaman?”

“Yıllar boyunca.”

Melis mektubun bir sonraki bölümünü okudu.

Babaları uzaktan onları takip etmişti. İlkokula başladıkları günü biliyordu. Ortaokuldaki başarılarını öğrenmişti. Lise mezuniyetlerinde uzaktan onları izlemişti. Fakat her seferinde yanlarına gitmekten vazgeçmişti.

Çünkü çocuklarının hayatına yeniden girerek kurduğum düzeni bozmak istememişti.

“Peki neden hiç gelmedi?” diye sordum.

Bu kez üçü de sustu.

Sonra June değil, benim kızlarımın en sessizi olan Melis cevap verdi.

“Çünkü seni onların babası olarak görüyordu.”

Gözlerim doldu.

Ben o an yirmi iki yıl boyunca fark etmediğim bir şeyi anladım. Ben onları büyütürken kendimi hep eksik görmüştüm. Onlara gerçek bir baba veremediğimi düşünmüştüm. Oysa onların babası bile benim yaptığım şeyi kabul etmişti.

Kâğıdın sonuna geldiklerinde Derya mikrofona geçti.

“Fakat mektubun sonunda bir şey daha vardı.”

Cebinden küçük, eski bir zarf çıkardı.

Üzerinde sadece tek bir cümle yazıyordu:

“Bunu, kızlarım üniversiteden mezun olduğunda verin.”

Zarf bana uzatıldı.

Ellerim titreyerek açtım....

Reklamlar