Çocukken görme yetimi kaybettim.
Mahalle parkında salıncakta sallanırken, komşu çocuğun şakayla karışık attığı sert bir itiş hayatımı ikiye böldü. Düşüş, başımı çarptığım o kaya ve ardından gelen ameliyatlar… Doktorların koridorlarda fısıltıyla konuşmaları… Annemin elimi sımsıkı tutuşu… Ama hiçbir ameliyat işe yaramadı. Işık söndü. Dünya karardı.
Başta karanlıktan nefret ettim. Öfkelendim. İsyan ettim. Fakat zamanla karanlık benim gerçeğim oldu. Baston kullanmayı, seslerden yön bulmayı, insanların nefes alışlarından ruh hâllerini anlamayı öğrendim. Okulu bitirdim, üniversiteyi kazandım. İnsanlar bana “ne kadar güçlü” olduğumu söylerdi. Oysa içimde tek bir boşluk vardı: Yeniden görebilme umudu.
Hastaneye rutin kontrol için gittiğim bir gün hayatım bir kez daha değişti. Genç bir göz cerrahıyla tanıştım: Nihat.
Sesi ilk anda içimde bir yere dokundu.
“Biz daha önce tanıştık mı?” diye sordum istemsizce.
Kısa bir duraksamadan sonra, “Hayır,” dedi.
Tanışıklığımız zamanla dostluğa, sonra aşka dönüştü. Nihat sabırlıydı, anlayışlıydı. Bana asla acıyarak davranmadı. Elimi tuttuğunda yön göstermek için değil, birlikte yürümek için tuttuğunu hissederdim. Evlenme teklif ettiğinde hiç tereddüt etmedim. İki çocuğumuz oldu. Onların yüzünü hiç göremedim ama kahkahalarını ezbere bilirdim.
Nihat bir yandan baba, bir yandan eş, bir yandan da araştırmacıydı. Geceleri laboratuvarda sabahladığını, yeni teknikler denediğini bilirdim. Yıllarca süren çalışmaların ardından bir akşam yanıma oturdu.
“Sonunda bir yöntem buldum,” dedi. “Riskli ama mümkün. Görmeni sağlayabilir.”
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Umut, en tehlikeli duyguydu. Ama ona güvendim.
Ameliyat günü geldiğinde korkudan ellerim titriyordu. Ameliyata kendisi girdi. Anestezi etkisini göstermeden önce yanağıma bir öpücük kondurdu. “Her şey güzel olacak,” dedi.
Uyandığımda gözlerim bandajlıydı. İlk duyduğum şey onun nefesiydi. Ama sesinde tuhaf bir ağırlık vardı.
“Ameliyat başarısız mı oldu?” diye fısıldadım.
“Hayır. Başarılı geçti. Artık görebileceksin.”
Ama o sevinçli değildi. Sanki bir vedanın eşiğindeydi.
Bandajları çözmeye başladığında ellerinin titrediğini hissettim.
“Benden nefret etme,” dedi ansızın. “Ama görmeden önce bilmelisin… Hiçbir şey sandığın gibi değil.”
Ne demek istediğini anlamadım.
Son düğüm çözüldü.
Işık.
Yirmi yıl sonra ilk kez ışık gözlerimin içine doldu. Önce yakıcıydı. Sonra şekiller belirdi. Duvar. Tavan. Beyaz önlükler.
Ve Nihat.
Ona baktım. Yüz hatları, gözleri, saçları… Tanıdık değildi. Daha doğrusu, bir yerden tanıdıktı ama kocam olarak değil.
Boğazım kurudu.
“Sen… sen…”
Gerçek, zihnime çarpan bir yıldırım gibi indi.
Yıllar önce parkta beni iten çocuk.
Yüzündeki o küçük kaş izi. Çocukken düşüp alnını yardığını komşular anlatmıştı. Aynı iz.
Nihat konuşamadı. Gözleri doldu.
“Evet,” dedi sonunda. “O gün seni ben ittim.”
O an dünya yeniden karardı sanki. Yirmi yılın karanlığı geri dönmüş gibiydi. Nefesim kesildi devamı icin sonrki syfaya gecinz...