Kapıma gelip “SENİN GERÇEK ANNEN BENİM” diyen o yabancı kadının gösterdiği doğum lekesi, hayatımın en büyük şokunu yaşatacaktı…

Kapının eşiğinde öylece donakalmıştım. Karşımda duran, saçlarına erken yaşta aklar düşmüş, gözlerinin altı yılların verdiği tarifsiz yorgunlukla çökmüş bu yabancı kadının titreyen parmaklarıyla işaret ettiği yere bakıyordum. Sol kolunun hemen altındaki, bir haritayı andıran o soluk kahverengi leke... Benim her sabah aynaya baktığımda kendi tenimde gördüğüm, "Bana özel" sandığım, hatta çocukken arkadaşlarıma gülerek "Bu benim sihirli işaretim" dediğim o lekenin kusursuz, birebir kopyasıydı.

"Sen..." diye fısıldayabildim sadece. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, cılız ve kesik kesik geliyordu. Elim gayriihtiyari kendi koluna, kazağımın yakasının altına gitti. Kadın, sanki yıllardır bu anı, bu küçük el hareketini bekliyormuş gibi hıçkırıklara boğuldu. Yirmi beş yıllık bir hasretin, bastırılmış çığlıkların ve dinmeyen bir acının patlamasıydı bu.

"İçeri girin," dedim, ne yaptığımı tam olarak bilmeden. Ayaklarım geri geri gitmek istiyor, mantığım "Kapıyı kapat ve hemen polisi ara" diye bağırıyordu ama kalbim, o lekenin taşıdığı inkar edilemez gerçeğin tonlarca ağırlığı altında ezilmişti. Onu salona aldım. Kanepeye iliştiğinde, bir dokunsam kırılacak kadar narin ve ürkek görünüyordu. Çantasından titreyen elleriyle sararmış, kenarları yıpranmış bir dosya çıkardı.

"Adım Melek," dedi yutkunarak, sesindeki o titreme bütün odayı doldurmuştu. "Seni benden aldıklarında henüz üç günlüktün. Bana... bana senin hastanede kaptığın bir enfeksiyon yüzünden öldüğünü söylediler."

O an odanın duvarları üzerime doğru kapanmaya başladı. Başım şiddetle dönüyor, kulaklarımda ince bir çınlama yankılanıyordu. Bugüne kadar bildiğim her şey, beni el üstünde tutan annem, bizi birkaç yıl önce terk eden koruyucu babam, albümlere sığmayan mutlu çocukluğum... Hepsi koca, kirli bir yalanın üzerine mi inşa edilmişti?

"Nasıl buldun beni?" diye sorabildim zorlukla. Gözlerimi ondan alamıyordum; yüz hatlarımızdaki o ince benzerlik, inkar duvarlarımı birer birer yıkıyordu.

"Geçen ay... Sosyal medyada bir sokak hayvanları yardım kampanyası için çektiğin o videoyu gördüm," dedi derin bir nefes alarak. "Rüzgar saçlarını savurduğunda, kazağının yakası açılmıştı. O leke... O lekeyi nerede görsem tanırdım. Çünkü o gün, seni kucağıma verdikleri o ilk ve tek günde, saatlerce o lekeyi öpmüştüm. Bana senin için bir mezar verdiler. İçinde sadece taş ve toprak olan küçücük bir mezar... Yıllarca o toprağa su döktüm, o toprağa ninniler söyledim. Videoyu gördükten sonra hastaneyi, eski kayıtları, o dönem çalışan doktorları deli gibi araştırmaya başladım. Adresi bulmam günlerimi aldı."

Gözlerindeki o dipsiz acı, yalan söylemediğinin en büyük kanıtıydı. Ancak zihnim hala çaresizce direniyordu. Benim bir annem vardı; dizim kanadığında benimle ağlayan, gece ateşlendiğimde sabaha kadar baş ucumda dua ederek bekleyen, üniversite mezuniyetimde gururdan hıçkırarak ağlayan annem, Leyla...

Tam o anda, dış kapının kilidinde o tanıdık tıkırtı duyuldu. Annem—beni büyüten kadın—Leyla, her zamanki neşeli sesiyle "Defne! Ben geldim, sana o çok sevdiğin fırından çilekli tart aldım!" diyerek içeri girdi. Salona adım attığı an, yüzündeki o sıcacık, yorgun ama sevgi dolu gülümseme bıçak gibi kesildi. Elindeki karton kutu büyük bir gürültüyle parke zemine düştü devamı icin sonrki syfaya gecinz...

Reklamlar