Karım beni kör ikizlerimizle birlikte bizi terk etti – YILLAR SONRA, TEK BİR KESİN TALEPLE geri döndü. Benim adım Ferhat, 42 yaşındayım ve geçen Perşembe yaşananları hâlâ sindirebilmiş değilim.

Benim adım Ferhat, 42 yaşındayım ve geçen Perşembe kapım çaldığında geçmişim yeniden karşıma dikildi.

18 yıl önce eşim Lale, daha birkaç haftalık olan ikiz kızlarımız Elif ve Zehra’yı – ikisi de görme engelli – bana bırakıp gitmişti. Oyuncu olma hayallerinin peşinden koşacağını söylemişti. O gidiş, bir bavul sesi kadar soğuk ve kesindi. Ardından ne bir telefon ne bir mektup geldi.

O günlerde yıkıldım. Ama kızlarım ağladığında toparlandım. Çünkü onların dünyası karanlıktı; benim zayıflama lüksüm yoktu. İki beşiğin arasında sabahladığım geceleri, hastane koridorlarında umut aradığım günleri, “Acaba ben yeterli miyim?” diye kendimi sorguladığım anları hâlâ unutamam.

Hayat kolay değildi. Tek maaşla kira ödemek, mama almak, özel eğitim masraflarını karşılamak… Bazen cebimde son 50 lirayla pazara gittiğim olurdu. Ama bir şeyi hiç eksik etmedim: sevgiyi.

Elif’in elleri kumaşın dokusunu ilk fark ettiğinde altı yaşındaydı. “Baba, bu yumuşak… bu daha kalın…” demişti. O gün eski bir dikiş makinesi aldım. Komşunun attığı perdeleri, artık kumaşları topladım. Onlara dikiş dikmeyi öğrettim. Parmak uçlarıyla ölçmeyi, ipliği iğneye geçirmeyi, hayal etmeyi…

Yıllar geçti. Küçük evimiz atölyeye dönüştü. Masamızın üzerinde renk renk kumaşlar, duvar kenarında askılar, yerde ölçü bantları… Elif tasarlıyor, Zehra dikiyordu. Ben de makineyi ayarlıyor, kesimleri yapıyordum. Akşamları yorulduğumuzda sazımı alır, birlikte türkü söylerdik. Onların kahkahası evin duvarlarını aydınlatırdı.

Ta ki geçen Perşembe sabahına kadar.

Kapı zili çaldığında kimseyi beklemiyordum. Kapıyı açtım. Ve Lale karşımdaydı.

Saçları kusursuz yapılmış, pahalı bir parfüm kokusu etrafa yayılmıştı. Gözleri evimizi süzdü; küçük salonu, köşedeki dikiş masasını, ütü sehpasını. Dudakları küçümseyerek kıvrıldı.

“Ferhat… Hâlâ aynı başarısız insansın. Hâlâ bu çukurda mı yaşıyorsun? Bir erkek olsaydın büyük paralar kazanır, servet yapardın.”

Sözleri içimde bir yere dokundu ama cevap vermedim. Arkada kızların sesi vardı.

“Elif, Zehra… anneniz geldi,” dedim.

İkisi de irkildi. Elif başını sesin geldiği yöne çevirdi. “Anne?” diye fısıldadı.

Lale elindeki büyük paketi uzattı. Parlak kurdeleli, gösterişli bir kutuydu.

“Bunu alabilirsiniz… ama sadece tek bir şartla.”

Kalbim sıkıştı. “Ne şartı?” dedim.

Gülümsedi. O eski, hesaplı gülümsemesi.

“Onları İstanbul’a götüreceğim. Bir yatırımcım var. Engelli tasarımcılar üzerine bir moda markası kuracağız. Onların hikâyesi satıyor, Ferhat. Büyük para var bu işte. Ama sen olmayacaksın. Sadece ben ve kızlar.”

O an her şey netleşti. Paket bir hediyeden çok sözleşmeydi. İçinde pahalı kumaşlar, belki bir başlangıç sermayesi… ama karşılığında babalarını bırakmaları gerekiyordu.

Elif’in sesi titredi. “Baba, ne diyor?”

Diz çöktüm. “Anneniz sizi büyük bir şehre götürmek istiyor,” dedim sakin olmaya çalışarak devamı icin sonrki syfaya gecinz...
Reklamlar