Kayınpederim Mehmet’in hiç emekliliği olmadı. Hayatı süresince durmadan çalıştı — gün doğmadan kalkar, karanlık çöktüğünde eve dönerdi. Soğuktan çatlamış elleri ve hiç karşılığını tam vermeyen tarlalarda geride bıraktığımız bir ömür… Sihhati zayıf düşmeye başlayınca beraberinde ben kaldım — insanların fısıldadığı gibi “yalnızca gelini.”
On iki sene süresince şunu duydum:
Bu senin görevin değil.
Daha gençsin.
Kendi hayatını yaşamalısın.
Ama Mehmet… Mehmet benim amacıyla hiç yük olmadı.
O, bu ailenin sessiz kahramanıydı — karısını çok genç yaşta toprağa vermiş, dört çocuğunu tek başına büyütmüş, kendi bildiği açlığı onların hiç yaşamaması amacıyla gücünün çok ötesinde çalışmış bir adamdı.
Çocuklarının kendi ömürleri vardı.
Gelirlerdi… geldikleri vakit. Çoğu vakit da gelmezlerdi.
Ben ise kaldım.
Ateşi çıktığında onunla kaldım.
Ellerinin titrediği, kaşığı bile tutamadığı günlerde kaldım.
Gençliğinden anlattığı hikâyeler giderek kısalıp kopuklaştığında — sanki hafızası eski bir kaset gibi en olmadık yerde takılıyormuş gibi — gene kaldım.
Bir geceyi çok iyi hatırlıyorum.
Yorgunluktan tükenmiş hâlde yatağının beraberinde oturuyordum. Duvarlardaki gölgeler bile normalden daha ağır görünüyordu.
— Mehmet… — diye fısıldadım. — Ben yalnızca senin gelininim. Arada sırada her şey… çok çok geliyor.
O an gülümsedi.
Sessiz, anlayan bir gülümsemeydi.
— Biliyorum, Elif. Bu yüzden sana minnettarım. Sen olmasaydın… — derin bir soluk aldı — …ben oldukça gitmiştim.
Bu sözler, benim gücüm tükendiğinde bile beni ayakta tuttu.
Ve sonra… hiç unutamayacağım o gün geldi.
Öğleden sonra öyle sessizdi ki, sanki tüm ev onunla eş güdümlü solukini tutmuş gibiydi. Mehmet yüzü solgun bir hâlde yatıyordu; soluki kurumuş bir dere gibi hafif ve zayıftı. Ellerini bana doğru kaldırırken titriyordu.
Elini yastığının altına soktu ve eski, yırtık bir yastık çıkardı. Kumaşı o kadar incelmişti ki birtakım yerleri nerdeyse şeffaftı, dikişler parmaklarımın altında kopuyordu.
Yastığı bana uzattı.
Beklemediğim bir güçle avuçlarıma sıkıştırdı.
— Elif’e… — diye fısıldadı.
Birkaç dakika sonra bundan sonra hayatta değildi.
Yatağının beraberinde durdum, o yastığı göğsüme bastırmış, sanki onun son varlığıymış gibi. Fakat akşam olduğunda, ev tamamiyle sessizliğe gömülünce, oturdum ve yastığın kenarını dikkatlice söktüm.
Yastığı açtığım an… gözyaşlarımı tutamadım.
İçinde ufak bir deri kesecik vardı.
Kesecikte ise beze sarılmış sorunlu paralar, eski banknotlar, gümüş bir zincir ve en muhimi — vakitdan sararmış bir mektup.
Titreyen ellerimle mektubu açtım.
“Elif,
Bunu senelerce biriktirdim.
Senin bana yaptıklarının karşılığını ödeyebileceğim hiçbir şeyim yoktu.
Bu çok değil, ama senindir.
Bakım amacıyla değil…
Bana vermek mecburiyetinde olmadığın sevgiyi verdiğin amacıyla.
Her gün amacıyla teşekkür ederim.
Mehmet.”
Gözyaşlarım durmadan aktı. Paralar yüzünden değil — onların hiçbir önemi yoktu.
Ağlıyordum zira o yırtık yastığın içersinde şunu buldum:
On iki sene süresince o, her şeyi görmüştü.
Her geceyi.
Her hareketi.
Başkalarının “boşuna” dediği her fedakârlığı.
Ve son solukinde bile bana şunu söylemek istemişti:
Ben onun ailesiydim.
Mecbur olduğum amacıyla değil.
Sevdiğim amacıyla.