Benim adım Merve. Yirmi altı yaşında evlendiğimde, zaten parçalanmış bir ailenin içine girmiştim. Kayınpederim çok genç yaşta vefat etmişti. Kayınvalidem Fatma Teyze ise Konya’nın köyünde tarlalarda çalışarak kazandığı azıcık parayla dört çocuğunu tek başına büyütmüştü. Hayatı boyunca ne bir sigortası olmuştu, ne bir gün tatili, ne de bir emekli maaşı…
Ben aileye katıldığımda çocuklarının neredeyse tamamı kendi hayatının derdine düşmüştü. Annelerini yılda bir kez ya ziyaret ederlerdi ya da sadece telefonla ararlardı. Sonunda yaşlı kadın bizimle yaşamaya başladı.
Komşular arkamdan çok konuşurdu: “Zavallı Merve, gelinden çok kadının özel hemşiresi gibi oldu. Bakalım kadın ölünce diğer çocuklar cenazeye gelecek mi?”
Hepsini duyuyordum ama kulak ardı ediyordum. Çünkü o benim için sadece “eşimin annesi” değildi; evlatları için ellerinin nasırları sökülene kadar çalışmış, artık elleri titremeden bir bardak su bile içemeyen çaresiz bir kadındı.
Eşimin işi gereği sık sık İstanbul’a uzun vardiyalara gittiği dönemlerde küçük oğlum ve Fatma Teyze ile yalnız kalıyordum. Yemeğini pişiriyor, banyosunu yaptırıyor, ilaçlarını takip ediyor, geceleri nefes alıp almadığını kontrol etmek için defalarca uyanıyordum. Tam on iki yıl böyle geçti.
Bir gün tükenmişliğin verdiği yorgunlukla yatağının kenarında gözyaşlarına boğuldum: “Anne, ben sadece senin gelininiyim… Bazen gerçekten gücümün bittiğini hissediyorum.”
Çok konuşan bir kadın değildi. Yorgun elleriyle elimi sıktı ve fısıldadı: “İşte bu yüzden kızım… İşte bu yüzden Allah sana bambaşka bir gözle bakacak.”
Bu son kış onun için çok ağır geçti. Artık yemek yiyemiyor, iki kelime edince yoruluyordu. Bir öğleden sonra yataktan doğrulmak istedi. Sırtına destek yaptığım eski, yırtık yastığa uzun uzun dokundu. “Ne oldu anne?” diye sordum. “Hiç kızım… Henüz değil,” dedi.