kimsenin dokunmasına izin vermediği o hastane çantasını bana uzatarak, “Seni bir sebeple seçti,” dedi.

“Bu satırları okuyorsan, ben çoktan bu dünyadan ayrılmışım demektir. Sana ‘evet’ dediğin o hastane odasında neden böyle bir şey istediğimi tam olarak anlatamamıştım.

İnsanların senin hakkında neler söyleyeceğini biliyordum; mirasa konmak istediğini, yaşlı bir kadını kandırdığını fısıldayacaklardı. Ama sen hiçbirini umursamadın. Sadece gözlerimin içine baktın ve beni o kimsesizliğin ortasında yapayalnız bırakmamak için elimi tuttun.

Ben kimsesiz değildim evlat. Ben kimsesiz bırakılmış bir kadındım. Gençliğimde büyük bir ailem, varlıklı bir hayatım ve her şeyden çok sevdiğim bir oğlum vardı.

Adı Cihan’dı. Kocam genç yaşta vefat ettikten sonra holdinglerin, şirketlerin ve devasa bir servetin yükü üzerime kaldı. Cihan’ı pamuklara sararak büyüttüm.

Ama para ve hırs, insanın kalbini bir zehir gibi sarabiliyormuş. Oğlum büyüdükçe etrafındaki insanların etkisiyle o devasa serveti ele geçirmek için beni akıl sağlığımı yitirmekle suçladı. Bir mahkeme kararıyla tüm mal varlığımı dondurmaya, beni bir kliniğe kapatmaya çalıştı.

O gün her şeyden vazgeçtim. Bütün mülklerimi, holding hisselerimi ve gayrimenkullerimi çok güvendiğim bir vakıf fonuna ve gizli bir hesaba devrettim.

Hayatımdaki her şeyi geride bırakıp kimsenin beni tanımadığı o küçük huzurevine sığındım. İstedim ki bir insan beni Gülizar Hanım olduğum için değil, sadece bir insan olduğum için sevsin. Kimseye güvenim kalmamıştı. Ta ki sen o kapıdan içeri girene kadar.

Mesain bittiğinde bile evine gitmeyip yanıma oturduğun o akşamları hiç unutmadım. Bana çay getirirken gözlerindeki o samimiyeti, diğer yaşlılara gösterdiğin sabrı, bana anlattığın kendi dertlerini… Sen bana kaybettiğim oğlumun asla vermediği o saf sevgiyi ve saygıyı verdin.

Senden benimle evlenmeni istedim; çünkü bu ülkenin kanunlarına göre tek mirasçım, son nefesimde yanımda olan resmi eşim olabilirdi.

Oğlumun vefasızlığına karşı, senin o karşılıksız merhametini ödüllendirmek istedim. Ama en önemlisi, giderken bu dünyada gerçekten bir ailem olduğunu bilerek huzurla ölmek istedim.”

Mektubu okurken gözyaşlarım kâğıdın üzerine damladı. Gülizar Teyze’nin neşeli yüzünün ardında yatan o derin kederi, neden kimseyi yanına yaklaştırmadığını ve o çantayı neden canı pahasına koruduğunu şimdi anlıyordum. Çanta, onun geçmişinden geriye kalan tek şerefli sığınaktı.

Mektubun devamında avukat Selim Bey’in iletişim bilgileri ve resmi bir vasiyetnamenin noter kopyası yer alıyordu. Şehir merkezindeki iki büyük iş hanı, sahil kasabasında geniş bir zeytinlik ve bankalardaki yüklü nakit varlığı tamamen bana bırakılmıştı. Ancak mektubun son paragrafı, hikâyenin asıl düğümünü çözüyordu.

“Kadife kutuyu aç evlat. İçinde küçük bir anahtar ve bir adres bulacaksın. O adres, benim çocukluğumun geçtiği, bahçesinde asırlık çınar ağaçları olan eski köşküme ait.

O köşkün tavan arasında Cihan’ın çocukluk eşyaları ve benim bütün anılarım var. Senden tek bir ricam var: Bu serveti kendi hayatını güzelleştirmek için kullan, ama o köşkü asla satma. Orası, kimsesiz kalan sokak çocuklarının ve senin gibi kalbi temiz hasta bakıcıların sığınacağı bir yuva olsun. Adını da ‘Merhamet Evi’ koy.”

Titreyen ellerimle kadife kutuyu açtım. İçinden pirinç bir anahtar ve eski bir köşkün tapu sureti çıktı.

Ertesi gün avukat Selim Bey ile buluştuk. Selim Bey, Gülizar Teyze’nin aslında dönemin en köklü ailelerinden birinin son varisi olduğunu, oğlunun yıllardır onu aradığını ama Gülizar Teyze’nin vasiyetini ancak resmi bir evlilik bağı ile sağlama alabildiğini anlattı.

Birkaç hafta içinde hukuki süreçler tamamlandı. Mahkemeye itiraz etmeye çalışan ve yıllardır annesini arayıp sormayan o biyolojik oğlu, karşıma çıkıp tehditler savurduğunda sadece gözlerinin içine baktım ve Gülizar Teyze’nin mektubundan bir cümle okudum: “Merhametin olmadığı yerde servet sadece bir yüktür.” Sessizce çekip gitti.

Gülizar Teyze’nin vasiyetine harfiyen sadık kaldım. O eski köşkü baştan aşağı yenilettim. Bahçesindeki çınarların altına yeni banklar koyduk, odalarını ise kimsesiz yaşlılar ve sokakta kalan çocuklar için sıcacık birer yuvaya dönüştürdük. Kapısına da onun istediği gibi büyük, pirinç bir tabela astık: Gülizar Merhamet Evi.

Ben hâlâ her sabah erken kalkıp o evin koridorlarında dolaşıyorum. Artık bir hasta bakıcı maaşıyla geçinmek zorunda değilim ama yine de her sabah yaşlıların çayını kendi ellerimle dolduruyorum.

Çünkü o gün hastane odasında yaşlı bir kadının elini tutarken kazandığım şey devasa bir miras değil; bir insanın hayatına katılabilecek en saf anlam, yani karşılıksız iyiliğin gücüydü.

Gülizar Teyze beni boşuna seçmemişti; o, yalnızlıkla geçen koca bir ömrün kapanışını sevgiyle mühürlemek için bana güvenmişti ve ben o emaneti ömrümün sonuna kadar kalbimde taşımaya yemin ettim.
Reklamlar