Kız kardeşlerim büyükannemin evi için kavga ederken, ben sadece onun yaşlı köpeğini aldım — tasmasındaki QR kodunu taradığımda hayatım bundan sonra artık eskisi gibi olmayacaktı.

Ben 28 yaşındayım. Adım Sedef.

Büyükannem Nermin hayatının son yılında kanserle mücadele ederken yanında kalan tek kişiydim. Onu kemoterapiye götüren, geceleri korkup uyandığında elini tutan, ilaç saatlerini alarm kurup takip eden bendim. Küçük, iki odalı evinde birlikte yaşadık o dönemde. Ev ilaç kokardı ama mutfaktan daima tarçın ve çay kokusu eksik olmazdı. Ve bir de Karabaş vardı — yaşlı, ağırbaşlı, sadık köpeği. Büyükannem nereye, o oraya.

Ablam Merve ve kız kardeşim Derya ise “yoğundular.” Bayramlarda gelir gibi arada uğrar, çiçek bırakır, sosyal medyada duygusal bir paylaşım yapar, sonra yine ortadan kaybolurlardı. Büyükannem hiçbir zaman şikâyet etmezdi ama bir gece, salondaki loş ışıkta elimi tutup fısıldadı:

“Ben gidince apar topar gelecekler.”

Sonra gözlerimin içine baktı.
“Eğer ortalık karışırsa… Karabaş’ı sen al.”

Üç ay sonra onu kaybettik.

Cenazeden iki gün sonra avukatın ofisinde otururken, yasın ağırlığından çok başka bir şey hissediliyordu: Beklenti. Merve ile Derya’nın gözleri sürekli dosyalara kayıyordu.

“Ev ne olacak?” diye sordu Merve sabırsızca.
“Üçe mi bölünüyor?” dedi Derya.

Avukat gözlüğünü düzeltti. “Nermin Hanım evi Merve ve Derya’ya ortak olarak bıraktı.”

Yüzleri bir anda aydınlandı. İçimde hafif bir sızı oldu ama şaşırmadım.

Sonra avukat bana döndü.
“Sedef, Nermin Hanım köpeği Karabaş’ı sana bıraktı.”

Derya kahkaha attı.
“Şaka yapıyorsunuz, değil mi?”

Merve alaycı bir sesle, “Onca fedakârlığa karşılık köpek ha? Hayırlı olsun.” dedi.

Hiçbir şey söylemedim. Karabaş’ın tasmasını tuttum ve çıktım. O ev artık bana ait değildi. Ama büyükannemin bana verdiği söz vardı.

Küçük kiralık daireme döndüğümüz ilk gece Karabaş huzursuzdu. Sürekli tasmasını burnuyla dürtüyor, hafif hafif inliyordu. Önce stresten sandım. Sonra tasmasına dikkatlice baktım. Metal künyenin arkasında minicik bir QR kod vardı.

Gece saat ikiye geliyordu. Telefonumu elime aldım, kodu okuttum.

Bir internet sayfası açıldı:
“Karabaş’ı seçen için.”

Altında tek satır: Şifre giriniz.

Aklıma gelen her şeyi denedim. Doğum tarihleri, ev adresi, Karabaş’ın adı… Olmadı.

Sonra çocukluğumdan bir anı zihnime düştü. İlkokulda ağlayarak eve geldiğim bir gün büyükannem yüzümü avuçlarının arasına almıştı. “Sen yumuşak kalplisin Sedef,” demişti. “Bu dünyada en zor ama en kıymetli şey budur.”

Titreyen parmaklarla yazdım: yumuşak kalpli

Ekran karardı. Sonra video açıldı.

Büyükannem koltuğunda oturuyordu. Bu çekimi hastalığının son zamanlarında yapmış olmalıydı ama yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı.

“Merhaba güzel kızım,” dedi. “Eğer bunu izliyorsan, Karabaş’ı sen almışsın demektir. Demek ki kalbin hâlâ aynı.”

Boğazım düğümlendi.

“Evi neden sana bırakmadığımı merak edeceksin,” dedi sakin bir sesle. “Çünkü o ev bir yük. Eski, masraflı ve üzerinde kredi var. Ama asıl mesele bu değil.”

Kamera biraz yana kaydı. Sehpanın üzerinde bir dosya vardı.

“Ben yıllardır birikim yaptım. Emekli maaşımdan, babandan kalan küçük arsadan… Hepsini sattım. Ama bunu kimse bilmedi. Çünkü paranın kime ait olduğunu görmek istedim.”

Nefesimi tuttum.

Reklamlar