Kızının kayboluşundan sekiz yıl sonra bir anne, bir adamın kolundaki dövmede kızının yüzünü tanır. Dövmenin ardındaki gerçek ise onu adeta nefessiz bırakır.

Genç kadın Elif Hanım’a baktı. Uzun uzun. Sanki zihninin derinliklerinde bir kapı aralanıyordu.

“Ben… sizi tanıyor muyum?” dedi yavaşça.

Elif Hanım bir adım yaklaştı. “Sen Zeynep’sin,” dedi. “Ben annenim.”

Genç kadının gözleri doldu. Başını tuttu. “Ben küçükken… sarı bir elbisem vardı,” dedi fısıltıyla. “Bir de… deniz kenarında kayboldum.”

O an her şey yerine oturdu.

Meğer Zeynep kaçırılmış, ancak günler sonra bir şekilde kaçmayı başarmıştı. Travma geçirmiş, hafızasının bir kısmını kaybetmişti. Resmî kaydı olmadığı için bir bakımevine verilmiş, oradan da iyi niyetli bir aile tarafından evlat edinilmişti.

Elif Hanım kızına sarıldığında, sekiz yılın acısı bir anlığına sustu.

Ama hayatın tuhaf bir adaleti vardı.

Zeynep artık Zehra olmuştu. Onu büyüten bir ailesi, kurduğu bir hayatı vardı. Elif Hanım bunu gördü.

Gözyaşlarını silerek geri çekildi.

“Ben seni bulmak için yaşadım,” dedi. “Ama seni yeniden kaybetmek için değil. Mutluysan… ben de mutluyum.”

Zeynep —ya da Zehra— annesine sarıldı. “Benim iki annem varmış,” dedi. “Ama kalbimdeki boşluk bugün doldu.”

O gün kimse geçmişi geri alamadı. Ama yarım kalan bir hikâye tamamlandı.

Elif Hanım akşam dükkânın kepengini indirirken gökyüzüne baktı.

Sekiz yıl sonra ilk kez içi huzur doluydu.

Çünkü umut, gerçekten de kaybolmazdı. Sadece bazen yolunu bulması zaman alırdı.
Reklamlar