Kocam beni kucağımda 40 günlük bebeğimle kış ortasında sokağa atıp genç bir kadınla kaçmıştı

Kucağımda henüz kırk günlük olan Ferhat’ın sıcaklığı, sırtımda ise ocağımın sönüşünün soğukluğu vardı. Yirmi yıl önce o karlı Şubat gecesinde, kocam olacak adamın kapıyı yüzümüze kapatışını, motor sesinin karda boğuluşunu dün gibi hatırlarım. O gece sadece beni değil, kendi kanını da sokağa atmıştı. Genç bir kadının peşine takılıp giderken geride bıraktığı tek şey, ayazda titreyen bir anne ve sessizce ağlayan bir bebekti.

Yirmi yıl... Dile kolay, kalbe ağır. Ferhat’ı tek başıma, tırnaklarımla kazıyarak büyüttüm. Gündüzleri temizliğe gittim, geceleri dantel ördüm; onun bir gün bile boynunun bükük kalmasına izin vermedim. Bugün ise o günlerin mükafatıydı. Ferhat’ım damat oluyordu. Düğün salonunun ışıkları altında, yakışıklı oğlumun koluna girmiş yürürken içimdeki gurur, yirmi yıllık yarayı kabuk bağlatmıştı. Ancak gecenin sonunda, takı töreninden hemen önce salonun girişinde bir dalgalanma oldu.

Kapı aralandığında içeri sızan soğuk hava, o uğursuz Şubat gecesini hatırlattı. Herkes fısıldaşmaya başladı. Kapının eşiğinde, perişan halde bir adam diz çökmüş duruyordu. Üstü başı dökülüyor, yüzündeki her bir çizgi acı ve pişmanlıkla kazınmış gibi görünüyordu. Bu, yirmi yıl önce bizi bir çırpıda silip atan adamdı: Vedat.

Ferhat’ın yüzü kireç gibi oldu, elleri yumruk halini aldı. Davetliler buz kesmişti. Vedat, ayağa kalkacak dermanı kendinde bulamıyormuş gibi, dizlerinin üzerinde sürünerek birkaç adım attı. Gözleri yaşlıydı ama o bakışlar bende artık hiçbir duygu uyandırmıyordu. Elinde titreyen, sararmış ve katlanmaktan yıpranmış bir kağıt parçası tutuyordu. Yanına vardığımda, o kağıdı bana doğru uzattı. "Bunu okumadan beni kovma," diye inledi sesi kısık bir şekilde.

Kağıdı aldım. Herkesin nefesini tuttuğu o anda, kağıdın üzerindeki resmi yazıları gördüğümde damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Bu bir itiraftı, ama bildiğimiz türden bir pişmanlık mektubu değil; tıbbi bir rapor ve bir noter tasdikli vasiyetname birleşimiydi.

Kağıtta yazanlar, yirmi yıl önceki o kaçışın ardındaki korkunç gerçeği değil, Vedat’ın aslında o genç kadınla kaçmadığını, kaçmak zorunda bırakıldığını iddia ediyordu. Ancak asıl "kan donduran" kısım bu değildi. Kağıdın alt kısmındaki güncel hastane raporunda, Vedat’ın genetik bir rahatsızlık nedeniyle son evreye girdiği ve daha da önemlisi, o genç kadının aslında bir dolandırıcı çetesinin parçası olduğu, Vedat’ı o gece tehdit ederek ve tüm mal varlığını elinden alarak uzaklaştırdıkları yazıyordu. Fakat en alttaki not her şeyi altüst etti: "Ferhat, oğlum... Sana yirmi yıl boyunca her ay isimsiz bir hesaptan yatan o paralar, o kadının benden çaldıklarını geri almak için verdiğim hukuk mücadelesinin bedeliydi. Ben hapse girdim, süründüm ama sana o parayı hep gönderdim."

Elimdeki kağıt titremeye başladı. Ferhat’ın üniversite masraflarını karşılayan, bizim "devlet bursu" sandığımız o düzenli ödemeler, aslında bizi sokağa atan bu adamın, karanlık köşelerde verdiği savaşın ürünüydü. Kağıdın arkasını çevirdiğimde ise asıl darbe oradaydı. Bir mülk devir belgesi... Vedat, yirmi yıl boyunca didinip sakladığı, o kadından ve çeteden kurtarabildiği son varlığı olan dedesinden kalma o eski araziyi ve üzerindeki evi, Ferhat’ın düğün hediyesi olarak bugün üzerine devretmişti devamı icin sonrki syfaya gecinz...

Reklamlar