Kocam, horladığımı söylediği için misafir odasına taşındı… Ama orada gerçekte ne yaptığını gördüğümde nefesim kesildi.
Eşim Emre ile ben, çoğu evli çift gibi yıllardır aynı yatakta uyuyorduk. Ta ki bir gün, durup dururken misafir odasına taşınmaya karar verene kadar.
“Canım, seni çok seviyorum ama horlaman gerçekten çok yüksek sesli,” dedi. “Sadece düzgün bir uykuya ihtiyacım var.”
İlk başta bunun bir şaka olduğunu sandım ama değildi. Her gece gerçekten misafir odasında uyumaya başladı.
Horlamamı kesmek için elimden gelen her şeyi denedim: burun spreyleri, bitki çayları, uyku pozisyonumu değiştirmek… Ama hiçbir şey işe yaramadı.
Emre ise beni sürekli sakinleştiriyordu: “Takma kafana. Bazen böyle şeyler olur. Ama benim sağlığım için iyi bir uyku şart.”
Sonra işler daha da garipleşti. Geceleyin kapıyı kilitlemeye başladı. Ardından eşyalarını taşımaya… Laptopu, şarj aletleri, hatta bazı kıyafetleri bile. Artık sadece orada uyumuyordu; sanki misafir odasında yaşamaya başlamıştı.
Horlamamın ciddi bir sağlık sorunu olabileceğinden korktum ve doktora randevu aldım. Durumu netleştirmek için uyurken kendimi kaydetmeye karar verdim. Yatağın yanına bir ses kayıt cihazı koydum.
Sabah kaydı dinlediğimde… hiçbir şey yoktu. Ne horlama, ne nefes sesi, ne de başka bir ses.
Donup kaldım. Eğer horlamıyorsam, Emre bana neden yalan söylemişti? Peki her gece o kilitli kapının arkasında gerçekte ne yapıyordu?
Evin tüm kapılarının yedek anahtarları vardı. Emre’nin bilmediği anahtarlar… Gerçeği öğrenmem gerekiyordu.
O gece saat tam 02.00’de, sessizce koridordan misafir odasına doğru yürüdüm. Kapının altından hafif bir ışık sızıyordu ama içerisi tamamen sessizdi. Yedek anahtarı yavaşça kilide soktum ve kapıyı açtım.
İçeri girdiğim anda gördüğüm şey karşısında donakaldım.
“BURADA NELER OLUYOR ALLAH AŞKINA?!” diye bağırdım…
Kapıyı açtığım anda yüzüme çarpan ilk şey, misafir odasının o tanıdık “temiz çarşaf” kokusu değildi. Hafif bir metal, plastik ve… yanık gibi bir elektronik kokusu vardı. İçerisi loştu; perde aralığından sızan sokak lambasının sarı ışığı ve masanın üstündeki küçük bir masa lambası odayı ikiye bölüyordu. Emre, sırtı bana dönük şekilde, yatağın kenarına çökmüş haldeydi. Önünde açık bir dizüstü bilgisayar, yanında kablolar, küçük bir güç kaynağı, telefonlar… ve duvarda, komodinin üstüne yaslanmış bir bebek telsizi.
Bebek telsizi.
Bizim çocuğumuz yoktu.
“BURADA NELER OLUYOR ALLAH AŞKINA?!” diye bağırdım. Sesim koridora taştı, sanki ev bir anlığına bile nefesini tuttu.
Emre irkildi. O kadar sert döndü ki dizüstü bilgisayarın ekranı titredi. Bir saniyeliğine göz göze geldik. O bakış… suçüstü yakalanan birinin bakışı değildi yalnızca. Aynı zamanda “artık saklayamam” bakışıydı.
“Sen… kilidi nasıl—” diye başladı.
“Onu bırak,” dedim, sesim titriyordu. “Bu… bu ne? Bebek telsizi mi? Kablolar mı? Neyi dinliyorsun burada? Neden kapıyı kilitliyorsun?”
Emre kalktı, bir adım attı, sonra sanki adımlarını geri almış gibi durdu. Yüzü bembeyazdı. Dudaklarını ısırdı, gözleri bir an masanın üstündeki karmaşaya kaydı, sonra tekrar bana baktı.
“Bunu böyle öğrenmeni istemezdim,” dedi kısık sesle.
“Öğrenmemi istemezdin çünkü yanlış bir şey yapıyorsun!” diye çıkıştım. “Yalan söyledin! Horlamıyorum bile… kendimi kaydettim. Ses yoktu.”
Bu cümleyi duyunca yüzünde bir şey kırıldı. Sanki içindeki son savunma duvarı da yıkıldı. Ellerini iki yana açtı, çaresizce.
“Ben… horladığını söylemedim çünkü horluyorsun,” dedi. “Horluyorsun diye taşınmadım.”
Bir an ağzım açık kaldı. “O zaman neden?”
Emre derin bir nefes aldı. “Çünkü… bazı geceler sen uyurken konuşuyorsun.”
Kanım çekildi. “Ne konuşması?”
“Fısıldıyorsun,” dedi. “Bazen isimler söylüyorsun. Bazen ‘burada’ diyorsun, ‘geliyor’ diyorsun. İlk başta… kendi kendine konuşuyorsun sandım. Ama sonra… evin içinde tuhaf şeyler olmaya başladı.”
Bunu söylerken saçma bir korku dalgası omzumdan aşağı aktı. Kulağa bir korku filmi gibi geliyordu. Ama Emre’nin gözleri şaka yapmıyordu. O gözlerde uykusuzluk, panik ve… suçluluk vardı devamı sonrki sayfda…