Adam, metresiyle birlikte hastanenin kapısından içeri girdiğinde, aslında kimseyi ziyaret etmeye gelmediğini çok iyi biliyordu. Hastane odasında, karısı yatağın üzerinde doğrulmuş halde oturuyordu; gözleri uykusuzluktan ve acıdan kızarmış, yanakları ise günlerdir dökülen gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Onu bu hale getiren sadece geçirdiği korkunç trafik kazası değildi.
İki gün önce yaşadığı kazanın ardından hastaneye kaldırılmış, belden aşağısını hissetmekte zorlandığı için yatağa bağımlı kalmıştı. Doktorlar, bir daha yürüyememe ihtimalinden söz etmişti. Ama bütün bu fiziksel acıların ötesinde, onu en çok yıkan şey kocasının ortada olmamasıydı.
İki gün boyunca ne bir ziyaret, ne bir telefon, ne de bir mesaj gelmişti.
Tam umudunu kaybetmeye başladığı anda kapı açıldı. İçeri kocası girdi… ama yalnız değildi. Yanında genç, bakımlı ve kendinden emin bir kadın vardı. Adam, sanki sıradan bir kontrol için gelmiş gibi davranıyordu. Oysa elindeki dosya, her şeyi ele veriyordu.
Gerçek kısa sürede ortaya çıktı: Adam, karısını görmek için değil, ikisinin ortak yaşadığı evin satış belgelerini imzalatmak için gelmişti. Karısının bu halde karşı koyamayacağını düşünüyordu. Planı basitti; işi hızla bitirip evi satacak, sonra da metresiyle birlikte yeni bir hayata başlayacaktı.
Karısı, yatağın başucunda duran kadını fark ettiği anda donup kaldı. Gözleri bir anlığına karardı. İhanet, tam karşısında duruyordu. Hareket etmekte zorlanmasına rağmen, o an öyle bir şey yaptı ki hastanedeki herkesi hayrete düşürdü…
Kadının gözleri bir noktaya kilitlenmişti: kocasının koluna rahatça yaslanan o genç kadına. Metresininki, “Ben buradayım ve utanmıyorum,” diyen bir bakıştı. Adam ise sanki hastane odasına değil de bir emlak ofisine girmiş gibi soğukkanlıydı. Elindeki dosyayı yatağın ucuna bırakıp içinden kâğıtlar çıkardı.
“Bak,” dedi, sesi yumuşak ama altında bir acele vardı. “Bu sadece formalite. Evle ilgili. Senin iyileşmen için de… yani, masraflar var. Şimdi imzalarsın, sonra konuşuruz.”
Kadın, dudaklarını aralamaya çalıştı. Boğazı düğümlenmişti. “İki gündür neredeydin?” diye sormak istedi. “Ben burada… yürüyüp yürüyemeyeceğimi bile bilmezken…” demek istedi. Ama kelimeler çıkmadı. Çünkü odadaki gerçek, bütün soruların üstünü kapatacak kadar ağırdı: Adam onu merak etmemişti. Adam onu çoktan silmişti.
Metres, ince bir gülümsemeyle araya girdi. “Zor olmalı,” dedi, sözde şefkatli bir tonla. “Ama hayat devam ediyor. Bazen kabullenmek gerek.”
Kadın o cümleyi duyunca içindeki bir şey kırıldı. Fakat kırılan, umudu değildi. Kırılan, beklemekti. Kırılan, “Belki hâlâ beni sever” yalanıydı. Ve bir anda, acının içinden bambaşka bir şey yükseldi: soğuk, sakin, net bir kararlılık.
Yatağın yanındaki hemşire çağrı düğmesine uzanmak için elini güçlükle kaldırdı. Parmakları titriyordu ama bastı. Kapı yeniden açıldığında içeri hemşire girdi
“Bir şey mi oldu?” diye sordu hemşire.
Kadın, gözlerini adamdan ayırmadan konuştu. “Lütfen,” dedi kısık ama kararlı bir sesle. “Doktorumu çağırır mısınız? Ve… hastane sosyal hizmet birimini. Şahit olmalarını istiyorum.”
Adam irkildi. “Ne gerek var şimdi?” diye çıkıştı. “Biz aile arasında konuşuyoruz.”
Kadın ilk kez yüzünü adama döndü. O bakışta gözyaşı yoktu artık; sadece netlik vardı. “Aile değiliz,” dedi. “İki gündür değildik zaten.”
Hemşire, odadaki havayı sezmiş gibi, fazla soru sormadan çıktı. Adam kâğıtları yeniden kadına doğru itekledi. “Tamam, dramatize etme. İmza at, bitsin,” dedi. Sonra sesi sertleşti. “Bak, bunlar resmi işler. Ev ortak. Satışa engel olamazsın.”
Kadın kâğıtları eline alamıyordu. Belden aşağısı güçsüzdü, kolları da kazanın ardından hâlâ ağrılıydı. Ama bu, onun hiçbir şey yapamayacağı anlamına gelmiyordu. Yatağın başucunda duran telefonuna göz ucuyla baktı. Şarjdaydı. Ekranı yanıp sönüyordu.
“İmzalayamam,” dedi. “Çünkü okumadım.”
Adam gülerek başını salladı. “Okuyacak ne var? Satış sözleşmesi. Vekâlet. Standart.”
Kadın yavaşça nefes aldı. “O zaman,” dedi, “yüksek sesle oku. Her satırı.”
Metres gözlerini devirdi. Adam sabırsızlandı. “Saçmalama,” dedi. “İmza at, ben de gideyim.”
Kadın, “Hayır,” dedi. “Okumadan imza yok.”
Adam kâğıdı aldı, hızlı hızlı okumaya başladı. Ama kadın, her cümlede bir şey yakalıyordu: “Hissenin tamamının devri”, “bedelin peşin alındığına dair beyan”, “itirazdan feragat”… Bunlar standart değil, tuzaktı. Adam, kadının zaten zayıf olduğunu düşünüp onu tek kalemde yok saymıştı.
Kapı tekrar açıldı. Bu kez içeri doktor ve sosyal hizmet uzmanı ile birlikte hemşire girdi. Kadın, o an ilk defa gerçekten yalnız olmadığını hissetti. Doktor, “Neler oluyor?” diye sordu.
Adam hemen rol değiştirdi. “Doktor bey, biz evrak işi… eşim stresli. Kazadan sonra… normal,” diye geveledi.
Kadın, “Hayır,” dedi. “Normal değil. Kocam iki gündür gelmedi. Şimdi bir kadınla geldi. Ve bana ortak evimizin satışı için kâğıt imzalatmaya çalışıyor. Üstelik bu kâğıtlarda beni tamamen devreden maddeler var.”
Sosyal hizmet uzmanı, dosyaya baktı. “Bu hastane odasında imzalatılacak bir şey değil,” dedi net bir şekilde. “Hasta psikolojik baskı altında olabilir. Ayrıca hastanın hareket kısıtlılığı var. Şahitli bir süreç gerekir.”
Adam yüzünü buruşturdu. “Benim hakkım,” dedi. “Ev benim.”
Kadın, doktorun gözlerinin içine baktı. “Ben şu an karar verebilecek durumda mıyım?” diye sordu. “Tıbbi olarak.”
Doktor, “Ağrı kesiciler ve travma sonrası şok nedeniyle şu anda imza atmanız uygun olmaz,” dedi. “Bu süreç hukuken de tartışmalı olur.”
Adam, bir an için öfkeyle kâğıtları topladı. “Tamam, tamam,” dedi dişlerinin arasından. “Sonra hallederiz.” Metres, “Vaktimizi boşa harcıyoruz,” diye homurdandı.
Kadın, içinden gelen ilk dürtüyle bağırmak, ağlamak, onları kovmak istedi. Ama yapmadı. Çünkü o an fark ettiği şey şuydu: Adamın gücü, onun duygusallığından besleniyordu. Kadın sakin kaldıkça, adam zayıflıyordu.
“Gitmeden önce,” dedi kadın yumuşak bir sesle, “bir şey daha.”
Adam dönüp baktı, “Ne?” der gibi.
Kadın, telefonunu kaldırdı. Ekranda kayıt simgesi yanıyordu. “Bir süredir konuşmalarımız kayıtta,” dedi. “Çünkü iki gün boyunca neler olduğunu anlamaya çalışırken aklıma bir şey geldi: Bu evrak işi, bir plan olabilir.”
Metresin yüzü bembeyaz oldu. Adam bir adım atıp telefonu almaya yeltendi ama hemşire araya girdi. Doktor da sert bir tonla, “Hastaya yaklaşmayın,” dedi.
Kadın devam etti: “Şu an buradaki herkes şahit. Ben iyileşirken bu işin peşini bırakmayacağım. Kendi hakkımı, kendi hayatımı savunacağım.”
Adam, odayı terk ederken son kez ters ters baktı. Metres, kapıdan çıkarken küçümseyen bir cümle fısıldadı: “Yürüsen ne olur, yürümessen ne olur… seni kim ister?”
Kapı kapandı.
O cümle kadın için bir bıçak gibi değildi artık. O cümle bir işaret fişeğiydi. “Bundan sonra,” diye düşündü, “ben kendimi isteyeceğim.”
Ertesi gün, kadın hastanenin sosyal hizmet birimi aracılığıyla bir avukatla görüştü. Avukat, kadın daha anlatmaya başlamadan, “Bu yalnızca sadakatsizlik değil,” dedi. “Bu, ekonomik şiddet. Hastane odasında baskıyla imza almaya çalışmak, üstelik kişinin karar verme kapasitesi tartışmalıysa, çok ciddi sonuçları olur.”
Kadın, “Ama ben yürüyemeyebilirim,” dedi fısıltıyla. “Hayatım paramparça.”
Avukat, “Hayatınızın bir kısmı yaralanmış,” dedi. “Ama haklarınız sağlam. Üstelik elinizde kayıt ve şahitler var.”
Kadın o gün ilk kez rahat uyudu. Çünkü bir planı vardı.
İyileşme süreci kolay değildi. Fizik tedavi acı veriyordu. Bazen dizlerine kadar inen bir uyuşma, bazen belinde keskin bir sızı, bazen de “Ya hiç yürüyemezsem?” korkusu… Ama her seansın sonunda, içindeki irade biraz daha güçleniyordu. Yatağa bağlı olmak, zihninin bağlı olduğu anlamına gelmiyordu.
Bu sırada avukat, evraklarla ilgili incelemeyi başlattı. Ev satışı için hazırlanmış belgeler, aslında “hissenin tamamından feragat” gibi maddeler taşıyordu. Adam, kadının imzasıyla evi tek başına satabilecek hale gelmeyi hedeflemişti. Üstelik evin değerini düşük gösteren bir rapor da hazırlanmıştı. İşin içinde başka birinin daha olabileceği şüphesi doğdu.
Kadın bunu duyunca bir şeyi daha hatırladı: Kazadan bir gün önce, adamın telefonda “Her şey hazır, yarın olur” dediği konuşma. O an anlam verememişti. Şimdi ise her şey bir yapboz gibi birleşiyordu.
Avukat, “Kaza ile bunu bağlamak için kanıt gerekir,” dedi. “Ama ekonomik manipülasyon ve baskı zaten başlı başına bir dava.”
Kadın, “Ben sadece boşanmak istemiyorum,” dedi. “Ben onun bana yaptığının karşılıksız kalmasını istemiyorum.”
Avukat başını salladı. “O zaman doğru yerden başlayacağız.”
Adam, kadının hastanedeki direncini “geçici bir öfke” sandı. İki hafta sonra tekrar aradı. Bu kez daha yumuşak bir sesle.
“İyi misin?” dedi. “Bak, ben sinirle konuştum. O kadın… yani, o sadece arkadaş. Zor zamanlardan geçiyoruz.”
Kadın telefonu kulağında tuttu, sessiz kaldı.
Adam devam etti: “Eve ihtiyacım var. Ben de mağdurum. İstersen sana bir miktar para bırakırım. Yeter ki işleri büyütme.”
Kadın, gülmedi. Ağlamadı. Sadece tek bir cümle söyledi: “Bunu da kaydediyorum.”
Telefonun öbür ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra adam kapattı.
Kadın, ertesi gün avukatıyla birlikte dilekçeleri verdi. Tedbir kararı, mal kaçırmayı önleyici önlemler, boşanma davası, manevi tazminat talebi… Hepsi dosyaya eklendi. Hastanede yaşanan olayın şahitleri yazılı ifade verdi. Doktor, kadının o an imza atmasının uygun olmadığını raporladı.
Bir ay sonra, adamın hesaplarına ve taşınmazlarla ilgili işlemlerine tedbir konuldu. Ev satışı durdu. Adam, bir anda planlarının ortasında yakalanmış bir hırsız gibi kaldı.
Metres ise işin “romantik” kısmında kalacağını sanmıştı. Ama mahkeme süreci başladığında adı, dosyalarda geçti. Adamın telefon kayıtları, mesajları, evrak girişimleri… Hepsi birer izdi. Kadın, sosyal çevresinde “Acınası” değil, “Cesur” olarak konuşulmaya başlandı. Metresin “kendinden emin” gülümsemesi, yerini tedirgin bir suskunluğa bıraktı.
Ama kadın için asıl mesele onların utanması değildi. Kadın için mesele, kendi değerini geri almaktı.
Aylar geçti. Fizik tedavi yavaş ilerledi. Bazı günler birkaç adım atabiliyor, bazı günler tekrar yatağa dönüyordu. Doktorlar, “Sinir hasarı var ama umut var,” diyordu.
Bir gün, terapist kadınla çalışırken, onu paralel bardağa tutunarak birkaç adım daha atmaya teşvik etti. Kadın, ter içinde kaldı. Dizleri titredi. Ama o adımları attı. Üç adım. Sonra bir adım daha.
Terapist, “Harika,” dedi.
Kadın ise gözlerini kapatıp fısıldadı: “Bu adımlar onların değil. Benim.”
Tam o günün akşamı avukatı aradı. “Mahkeme, mal rejimiyle ilgili talebimizi kabul etti,” dedi. “Evin satışı tamamen bloke. Ayrıca manevi tazminat için güçlü bir zemin var.”
Kadın telefonu kapattığında, pencereden dışarı baktı. Hastane bahçesinde yürüyen insanlar vardı. O da bir gün… diye düşündü. Ama sonra kendini düzeltti: Hayır. O gün zaten geliyordu.
Duruşma günü geldiğinde kadın bastonuyla mahkeme salonuna girdi. İçeri adım atarken herkes dönüp baktı. Adam, kendini güçlü göstermeye çalışıyordu ama gözleri kaçıyordu. Metres arka sıralarda oturuyor, yüzünü saklıyordu.
Kadın konuşma sırası geldiğinde ayağa kalktı. Sesinde titreme vardı ama bu korkudan değildi. Yaşadığı her şeyin ağırlığından, yine de dimdik durmanın zorluğundan.
“Ben o gün hastane yatağında,” dedi, “yürüyüp yürüyemeyeceğimi bilmeden oturuyordum. Kocam iki gün boyunca yoktu. Sonra bir kadınla geldi ve bana evimizin satışını imzalatmaya çalıştı. Ben o gün sadece aldatılmadım. Benim hayatım, emeğim, güvenim… bir dosyanın arasına sıkıştırılıp benden çalınmak istendi.”
Bir an durdu, nefes aldı.
“Bugün buradayım,” dedi. “Çünkü ben artık sessiz kalmayacağım. İhanetin bedeli olmalı. Ama bu bedel bağırarak, kırıp dökerek değil. Hak ettiğim şeyi geri alarak ödenmeli.”
Mahkeme salonunda bir sessizlik oldu. Kadın o sessizliğin içinde, ilk kez gerçek bir güç hissetti: Kendini savunmanın gücü.
Dava sonunda, evin satışı engellendi. Kadın, ortak mal varlığındaki hakkını aldı. Ayrıca manevi tazminat kararı çıktı. Adamın kurduğu tuzaklar, kendi üzerine kapandı. Üstelik iş yerinde ve çevresinde itibarı sarsıldı; çünkü mesele bir “aşk” hikâyesi değil, bir “soygun” girişimiydi.
Metres ise adamın “güçlü” sandığı tarafının aslında ne kadar zavallı bir çıkarcılık olduğunu gördü. Bir gün, kadın hastaneden taburcu olmadan önce, o genç kadın mesaj attı: “Ben böyle olacağını bilmiyordum.” Ardından bir cümle daha: “Özür dilerim.”
Kadın mesajı okudu, uzun süre ekrana baktı. Sonra sadece telefonu kapattı. Bazı özürler, geç kalınca bir anlam taşımıyordu. Ve bazı dersler, kişinin kendi hayatına yazdığı bir bedelle öğreniliyordu.
Aylar sonra kadın, küçük bir evin kapısını açtı. Bu ev eskisi gibi büyük değildi, ama içi huzurluydu. Salonun bir köşesinde fizik tedavi lastikleri, diğer köşede kitaplar vardı. Duvara asılı bir fotoğraf çerçevesinin içinde, kendi gülümseyen hali duruyordu. Fotoğraf yeni çekilmişti. Baston hâlâ yanındaydı ama artık o baston bir “eksiklik” değil, “yol arkadaşlığı”ydı.
Kapı çaldı. Komşusu içeri uzanıp “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sordu.
Kadın gülümsedi. “Hayır,” dedi. “İhtiyacım olan her şey bende.”
Kapı kapandığında, kadın pencereye yürüdü. Adımları yavaştı ama kararlıydı. Dışarıda akşam ışığı sokakları yumuşatıyordu.
İçinden geçen son cümle, hikâyenin asıl sonuydu:
“Beni yaraladılar, evet. Ama beni bitiremediler. Onlar benden bir imza almak istediler; ben ise kendimi geri imzaladım.”
Ve o an kadın anladı: İhanetin bedeli, onların kaybettiği ev ya da para değildi. Asıl bedel, kadının artık onlara ait olmamasıydı. Çünkü kadın, hayatını yeniden eline almıştı. Bu, hiçbirinin geri alamayacağı tek şeydi.