Kocam son zamanlarda harcadığım her kuruşu sorgulamaya başlamıştı. Sürekli tasarruf etmemiz gerektiğini söylüyordu.

Kocam son zamanlarda harcadığım her kuruşu sorgulamaya başlamıştı. Sürekli tasarruf etmemiz gerektiğini söylüyordu. Ama paranın gerçekte nereye gittiğini öğrendiğimde, neredeyse bayılacaktım.

İki küçük çocuğumuz var: üç yaşında bir oğlum ve henüz bir yaşında bir kızım. İkinci çocuğuma hamileyken, Mert’le birlikte bir karar almıştık. İşimden ayrılacak, evde kalıp çocuklara bakacaktım. Onun maaşı bize fazlasıyla yetiyordu.

Ama son birkaç aydır onda tuhaf bir değişim vardı.

Önce küçük şeylerle başladı. Oğlumuzun bozulan oyuncak arabasının yerine yenisini almayı reddetti. Kızımızın küçülen montuna rağmen yeni bir kışlık almama izin vermedi.

Sonra iş ciddileşti.

Artık tüm harcamaları kontrol ediyor, bana para vermiyordu. Market alışverişine benimle geliyor, sepete koyduğum her ürünü tek tek inceliyordu.

Bir gün oğlumuzun en sevdiği yoğurdu almak için uzandığımda sertçe çıkıştı:
“Buna ihtiyacı yok. Tasarruf etmeliyiz!”

Yüzüm utançtan kızardı.

Oysa aylık giderlerimiz, onun kazandığından çok daha düşüktü. Buna rağmen sürekli “Paramız yetmiyor” diyordu. Maaşının nereye gittiğini sorduğumda ise konuyu değiştiriyordu.

Bir zamanlar beni çiçeklerle, gece yarısı yapılan ani dondurma sürprizleriyle mutlu eden adam gitmiş; yerine dokunduğum her kuruşun hesabını soran biri gelmişti.

En kötüsünden korkmaya başladım. Acaba beni aldatıyor muydu?

Bu yüzden evdeki çalışma odasını karıştırdım.

Ve o zaman faturaları buldum… Kira ödemeleri, düzenli yatırılan faturalar ve farklı tutarlarda yazılmış çekler.

Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Gerçekten başka bir kadın mı vardı?

Bilmem gerekiyordu.

Ertesi gün bir arkadaşımın arabasını ödünç alıp onu takip ettim.

İşten erken çıktı. Neredeyse bir saat araba kullandıktan sonra eski, bakımsız görünen bir apartmanın önünde durdu. Lüks değildi. Sessizdi. Neredeyse unutulmuş gibiydi.

Arabamda iki saate yakın bekledim. O binadan çıkıp uzaklaşınca içeri girdim.

Resepsiyona gidip kız kardeşi olduğumu ve onu acilen görmem gerektiğini söyledim. Görevli önce tereddüt etti ama sonunda daire numarasını verdi.

Asansöre bindiğimde kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.

Kapıyı çaldım.

Kapı açıldığında, bir ilişki şüphesiyle ilgili tüm korkularım bir anda yok oldu.

“Ah Mert… Kendini neyin içine soktun böyle?” diye fısıldadım, içeride gördüklerim karşısında sesim titreyerek…

“Kocam son zamanlarda harcadığım her kuruşu sorgulamaya başlamıştı. Sürekli tasarruf etmemiz gerektiğini söylüyordu. Ama paranın gerçekte nereye gittiğini öğrendiğimde, neredeyse bayılacaktım.”

Kapı aralandığında içeriye ağır bir ilaç kokusu yayıldı. Karşımda genç bir kadın yoktu. Ne yüksek topuklu ayakkabılar ne de romantik bir kaçamak havası… Kapıyı açan kişi yetmişine yaklaşmış, zayıf, yüzü solgun bir kadındı. Omuzlarına kadar inen beyazlamış saçları dağınıktı. Gözleri şaşkınlıkla bana bakıyordu.

“Buyurun?” dedi titrek bir sesle.

İçeriden bir öksürük sesi geldi. O sesi tanıyordum. Mert’in sesiydi.

Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Bir adım atıp kapıyı biraz daha araladım. Küçük, bakımsız bir salon… Eski bir koltuk… Duvarlarda solmuş fotoğraflar… Ve koltuğun kenarında, başını ellerinin arasına almış oturan Mert.

Göz göze geldiğimizde yüzündeki renk çekildi.

“Sen… Burada ne işin var?” diye fısıldadı.

Sesim titredi. “Asıl sen burada ne yapıyorsun Mert? Bu kim?”

Yaşlı kadın bana baktı, sonra Mert’e. Gözlerinde hem korku hem de bir çeşit mahcubiyet vardı.

Mert ayağa kalktı. O an onu hiç bu kadar yorgun görmemiştim. Sanki omuzlarına yılların yükü binmişti.

“Bu… annem,” dedi sonunda.

Dizlerim neredeyse çözülüyordu. “Ama sen… senin annen yıllar önce—”

“Öldü demiştim,” dedi gözlerini kaçırarak. “Çünkü benim için ölmüştü.”

Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı.

Meğer Mert on sekiz yaşındayken annesi onları terk etmiş. Başka bir adamla gitmiş. Babası onu tek başına büyütmüş. Yıllar boyunca annesinden tek bir haber almamış. Onu hayatından silmiş. Bana da “annem vefat etti” demişti.

“Üç ay önce beni aradı,” dedi Mert. “Bulunduğu yerden atılmış. Parası yok. Hasta. Gidecek kimsesi kalmamış.”

Yaşlı kadının elleri titriyordu. Gözleri dolmuştu ama konuşmaya cesaret edemiyordu.

“Onu kapının önünde bırakamazdım,” dedi Mert. “Ne kadar kızgın olursam olayım… o benim annem.”

Başım dönüyordu. “Peki bize neden söylemedin?”

Mert’in yüzünde derin bir acı vardı. “Çünkü senden utanıyordum. Çocuklardan utanıyordum. Beni ve babamı terk eden bir kadına yardım ettiğimi nasıl açıklayacaktım? Hem… onun hastalığı ciddi. Diyalize giriyor. İlaçları pahalı. Kirasını da ben ödüyorum.”

O an masanın üzerindeki dosyaları fark ettim. Hastane evrakları. Reçeteler. Faturalar.

Bir ilişki değil… Bir sır vardı.

Ve o sır, evliliğimizin içine sessizce sızmıştı.

“Bu yüzden mi para yok diyordun?” diye sordum kısık bir sesle.

Başını salladı. “Evet. Maaşımın büyük kısmı buraya gidiyor. Sizi etkilemesin istedim. Çocukların hiçbir şeyden eksik kalmasını istemedim. Ama yetişemiyorum.”

İçimdeki öfke yerini karmaşık bir duyguya bıraktı. Kırgınlık vardı. Hayal kırıklığı vardı. Ama aynı zamanda gördüğüm şey merhametti.

Mert kötü bir adam değildi. Sadece yükünü tek başına taşımaya çalışmıştı.

Reklamlar