Kocamı birkaç yıl önce kanserden kaybettim. Sağlığım tek başıma yaşamama izin vermiyordu; düzenli bakıma ve fizik tedaviye ihtiyacım vardı.

Oğlum öldükten sonra gelinim beni evden kovdu — ama onun gizli sırrının bir gün onu pişman edeceğinden habersizdi.

Birkaç yıl önce eşimi kanserden kaybettim. O günden sonra sağlığım hızla kötüleşti. Dizlerim tutmuyor, uzun süre ayakta kalamıyordum. Doktorum yalnız yaşamamın riskli olduğunu söyleyince oğlum Mehmet ve eşi Zeynep beni yanlarına almak istedi. “Anne, artık biz varsak sen yalnız değilsin,” demişti Mehmet. O an dünyalar benim olmuştu.

Evimi sattım. Yıllarca eşimle biriktirdiğimiz, anılarla dolu o evi geride bırakmak kolay değildi. Ama gençlerin evi yenilemeye ihtiyacı vardı. Satıştan gelen paranın neredeyse tamamını onlara verdim. “Çocuklarım rahat etsin,” diye düşündüm. Evin üst katını benim için düzenlediler. Başta her şey yolundaydı.

Zeynep geç saatlere kadar çalışıyordu. Ben de elimden geldiğince evin yükünü hafifletiyordum. Sabah kahvaltısını hazırlıyor, torunları okula götürüyor, akşam yemeklerini yapıyordum. Çocuklar bana “Babaanne” diye sarıldığında yorgunluğum geçiyordu. Ama Zeynep’in bakışları hiç ısınmadı. Teşekkür ederdi belki, ama gözlerinde hep bir mesafe vardı. Sanki o evde misafirdim.

Sonra o kara gün geldi.

Mehmet bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

Telefon çaldığında içime doğmuştu. Hastaneye yetiştiğimde her şey bitmişti. Oğlumun soğuk elini tuttuğum an içimde bir şey koptu. Cenazede dimdik durmaya çalıştım ama toprağa her kürek atıldığında ben de gömülüyordum sanki.

Zeynep’in gözyaşları birkaç gün sürdü. Sonra bir sabah karşıma geçti.

“Artık burada kalamazsın,” dedi dümdüz bir sesle.
“Zeynep… daha kırkı çıkmadı oğlumun,” dedim titreyerek.
“Burası benim evim. Mehmet seni istedi diye katlandım. Ama artık hayatıma devam edeceğim.”

Sözleri bıçak gibiydi. Gidecek yerim olmadığını söylediğimde omuz silkti. Ertesi sabah bavullarım kapının önündeydi. Torunlarıma sarılmama bile izin vermedi. O kapı yüzüme kapandığında ikinci kez evlat acısı yaşadım.

Bir kadın sığınma evine yerleştim. Küçük bir odada, yabancı duvarlara bakarak günlerce ağladım. Hem oğlumu kaybetmiş hem de yıllarca emeğimi verdiğim evden kovulmuştum. Kendimi değersiz, yük gibi hissediyordum.

Bir hafta sonra görevli yanıma gelip bir ziyaretçim olduğunu söyledi. Bekleme salonuna indiğimde uzun boylu, takım elbiseli bir adam ayağa kalktı. Yüzü tanıdık ama çıkaramıyordum.

“Ben Avukat Kemal Arslan,” dedi nazikçe. “Oğlunuz Mehmet’le birkaç ay önce görüştük.”

Kalbim hızlandı. “Mehmet mi? Ne için?”

Çantasından bir dosya çıkardı. “Oğlunuz bir vasiyetname düzenledi. Ayrıca ev satışı sırasında yapılan para transferleriyle ilgili bazı belgeler bıraktı. Size teslim edilmesini özellikle istedi.”

Dünya başıma yıkıldı sandım. Mehmet neden böyle bir şey yapmıştı?

Avukat dosyayı açtı. Mehmet, evimi satıp parayı onların evine aktardığım için evi ortak tapuya geçirmek istemiş. Ancak Zeynep bunu sürekli ertelemiş. Bunun üzerine Mehmet, noterden bir sözleşme hazırlatmış. Satıştan gelen paranın büyük kısmının benim hakkım olduğunu, ev üzerinde yaşam boyu oturma hakkım bulunduğunu resmi olarak belgeletmiş.

“Bu belgelerle dava açarsak hem evdeki hakkınızı alır hem de oturma hakkınızı geri kazanabilirsiniz,” dedi avukat.

Gözlerim doldu. Oğlum beni düşünmüş, sessizce güvence altına almıştı. Demek ki o mesafeyi o da fark etmişti.

Dava süreci başladığında Zeynep’in tavrı değişti. Önce inkâr etti, sonra öfkelendi. Ama belgeler açıktı. Banka kayıtları, noter sözleşmesi, Mehmet’in imzası… Mahkeme birkaç ay içinde karar verdi: Ev satışından gelen tutarın bugünkü değerle hesaplanan kısmı bana ödenecekti ve ayrıca ev üzerinde resmi yaşam hakkım vardı devamı icin sonrki syfaya gecinz...

Reklamlar