Selim ile otuz beş yıllık evliliğimiz, çevremizdeki herkesin gıpta ile baktığı o huzurlu limanlardan biriydi. Dile kolay, koca bir ömür. Çocuklarımızı büyütmüş, fırtınaları birlikte atlatmış, birbirimizin nefesini ezberlemiştik. Selim, dürüstlüğüyle tanınan, emekli bir kütüphane müdürüydü. Sessizdi, sakindi, kitapların kokusu üzerine sinmiş bir adamdı. Ta ki o yağmurlu Salı günü, kalbi ansızın durana kadar...
Cenaze töreni, Selim’in hayatı gibi mütevazı ama kalabalıktı. Camii avlusunda taziyeleri kabul ederken dizlerimin bağı çözülüyordu. Tam tabutun başındaydım, elimi son kez o soğuk ahşaba dokundurmuştum ki, kalabalığın arasından sıyrılan bir kadın gördüm. Üzerinde siyah, dantelli bir şapka vardı. Gözleri ağlamaktan değil, sanki yılların yorgunluğundan kızarmıştı. Yavaşça yanıma yaklaştı. Herkes onun eski bir iş arkadaşı ya da uzak bir akraba olduğunu sanıyordu. Ama ben onu daha önce hiç görmemiştim.
Eğildi, nefesi buz gibiydi. Kulağıma o kan donduran cümleyi fısıldadı: "Sıra bana geçti, artık onun asıl ailesini tanıma vaktin geldi."
Olduğum yere çakıldım. Kadın, kalabalığın içinde bir gölge gibi yitip giderken avucuma küçük, buruşuk bir kâğıt sıkıştırmıştı. O an bağırmak, onu durdurmak istedim ama sesim boğazımda düğümlendi. Selim’in toprağa verilişini bir rüya gibi izledim. Eve döndüğümde zihnimde sadece o kadının sesi yankılanıyordu: "Onun asıl ailesi..."
Elimdeki kâğıtta sadece bir adres yazıyordu: Şehrin iki saat uzağında, dağ yamacında eski bir köy evi.
Ertesi sabah, içimdeki korkuya rağmen yola çıktım. 35 yıl boyunca aynı yastığa baş koyduğum adamın kim olduğunu bilmediğim düşüncesi, kalbimi bir mengene gibi sıkıyordu. Adrese vardığımda karşıma çıkan manzara beklediğimden çok farklıydı. Bakımsız ama asil duran, taş bir konak... Kapıyı o kadın açtı. Şapkasını çıkarmıştı; saçları bembeyazdı ama yüz hatları... Aman Allah’ım, yüz hatları Selim’in tıpkısıydı.
"Gelmeni bekliyordum Leyla," dedi içeri buyur ederek. Sesi artık tehditkâr değil, hüzünlüydü.
İçerisi eski fotoğraflarla doluydu. Duvardaki bir kareye odaklandım. Selim... Ama çok gençti, yanında bir kadın ve kucağında bir bebek vardı. "Bu kim?" diye fısıldadım.
Kadın derin bir iç çekti. "Ben Nermin, Selim’in kız kardeşiyim. O gördüğün kadın ise Selim’in ilk eşi... Ve o bebek, şimdi 40 yaşında olan oğlu."
Dünya başıma yıkıldı sandım. "Yalan söylüyorsunuz," diye bağırdım. "Selim bana geçmişinden bahsetmişti. Yetimhanede büyüdüğünü, hiç kimsesi olmadığını söylemişti!"
Nermin Hanım beni sakinleştirdi ve masaya kalın bir dosya koydu. Selim, aslında "Selim" değildi. Gerçek adı Murat’tı. Gençliğinde, babasının karıştığı karanlık bir kan davası yüzünden tüm ailesini korumak adına ölü gösterilmişti. Kendi cenazesini uzaktan izlemiş, kimliğini değiştirmiş ve devletin yardımıyla başka bir şehirde, başka bir isimle yeni bir hayat kurmuştu. Ama arkasında hamile bir eş ve bir kız kardeş bırakmak zorunda kalmıştı devamı icin sonrki syfaya gecinz...