Adım Kader.
Kocam Rıza’yı kaybettiğimde sekiz aylık hamileydim. Bir sonbahar akşamı telefon çaldı ve hayatımı ikiye bölen o haberi aldım: Rıza araba kazası geçirmiş, yoldan çıkıp şarampole yuvarlanmıştı. Hastaneye yetişemeden… gitmişti. O an içimde büyüyen bebeğimizle birlikte kurduğumuz tüm hayaller paramparça oldu. Cenazede kapalı tabutun başında dururken sadece eşimi değil, geleceğimi de toprağa verdiğimi hissediyordum. Şok ve acıdan günlerce kendime gelemedim. Doktorlar stresin etkisiyle bebeğimi de kaybettiğimi söylediklerinde içimdeki son umut kırıntısı da söndü.
Rıza’yı, doğmamış yavrumuzun yanına defnettiler. O mezarlıkta iki kayıp vardı: biri toprağın altında, diğeri ise yaşayan ama içi bomboş bir kadındı. Aylarca evden çıkamadım. Duvarlardaki fotoğraflara bakarak yaşadım. Ama hayat, insanı sürükleyerek de olsa ileri götürüyor. Üç yıl sonra başka bir şehre taşındım. Küçük bir apartman dairesinde yeni bir işe başladım. Geçmişi geride bırakmaya çalıştım. Rıza’nın adını anmadan, o günleri düşünmeden yaşamayı öğrendiğimi sanıyordum.
Ta ki o pazar gününe kadar.
Apartmanın girişinden gelen yüksek sesli gürültüyle pencereye yöneldim. Taşınma kamyonu vardı. Genç bir aile eşyalarını indiriyordu: Bir adam, bir kadın ve beş yaşlarında küçük bir kız. İçimde tuhaf bir sızı hissettim. “Eğer her şey farklı olsaydı…” diye geçirdim içimden. O sahne benim hayatım olabilirdi.
Sonra adam başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. O yüz… o bakış… o çene hattı…
Rıza.
Aynı saç kesimi, aynı gözler, aynı mimik. Sanki mezardan çıkıp karşıma dikilmişti. Mantığım bunun imkânsız olduğunu söylüyordu. Kendi ellerimle toprağa verdiğim adamdı o. Ama gözlerim yalan söylemiyordu.
Bir süre sonra merdivenlerden ayak sesleri yükseldi. Adam ve küçük kız benim bulunduğum kata çıktılar. Yan dairemin kapısını açtılar. Nefesim daraldı. Bu tesadüf olamazdı.
Kapımı açtım.
Adam tam içeri girecekken arkasını döndü. Bu kadar yakından görmek kalbimi daha da hızlandırdı. Rıza’nın yüzü, Rıza’nın bakışı…
“Affedersiniz,” dedim titreyen bir sesle. “Bu çok garip gelecek ama… Rıza adında birini tanıyor musunuz?”
Yüzü bir anlığına dondu. Sonra hemen toparlandı. “Hayır,” dedi kısa ve net bir şekilde. Küçük kızı kucağına aldı. “Zeynep, hadi içeri.”
Zeynep.
Bizim kızımız olsaydı adını Zeynep koyacaktık.
Başım dönmeye başladı. Bir adım daha yaklaştım. “Çok benziyorsunuz… Özür dilerim ama… Eşim üç yıl önce öldü. Size tıpatıp benziyordu.”
Kapıyı kapatmaya yeltendi.
Tam o anda elini gördüm devamı icin sonrki syfaya gecinz...